Menü

Kategoriler
Benlisultan (29)
Kastamonu (14)
Şifalı Bitkiler (5)
Bağlantılar

eWreN.NeT

Benli Sultan Haritası

Büyütmek İcin Haritayı Tıklayınız

Anket

Sitemizi Nasıl Buldunuz ?
Daha iyi Olabilirdi (%46,0)
Sade ve Hoş (%53,9)

Toplam Oy: 176

Tüm Anketler

Takvim

« Mayıs - 2012

»

PT SL ÇŞ CM CT PZ
1 2 3 4 5 6
7 8 9 10 11 12 13
14 15 16 17 18 19 20
21 22 23 24 25 26 27
28 29 30 31

İstatistikler

 Toplam Hit: 310999
 Sitede Aktif: 1
 Ip: 38.107.179.226
 Browser: Default - 0.0
 Toplam Kategori: 3
 Toplam Blog: 48
 Toplam Yorum: 88
 Toplam Resim: 238
 Toplam Mesaj: 17

Etiket Bulutu

ABDÜLHAY efendi ATATÜRK VE MEVLEVİLİK benlisultan benlisultan hazretleri benlisultan hz benlisultan türbesi bitkiler meyveler ve sebzeler Camii destan doğal güzellik DOĞAL HAYAT ismail hakkı berkmen kastamonu kastamonu tarihi Mevlevilik milli mücadele MUSTAFA BEKTAŞOĞLU müzeler pehlivan şifalı bitkiler şiir tarihi eserler tefsiri mevlana mustafa yayla yedi mehmetler mangası Yöresel Yemekler

Blog

RSS Takip Tavsiye Et İndir (.doc) Okunma: 4159
ŞEYH ŞÂNİ HAZRETLERİ

Şeyhzâde Halil İbrahim efendi oğlu Ziya ŞÖY BENLİSULTAN HAZRETLERİ HAKKINDAKİ BİLGİLER

Kastamonu"da Seyyid Sünnetî dergâhında

İnci mercan pazarı kursun,kalplere Şeyh Şâbân-ı Veli

Ilgaz Dağının eteklerinde,Hâcet Tepesi selam dursun,

Geyiklerle haldaş olan,Yedi yıl mesken eylediği ağaca,

Zamanı evvel de çiçek açtıran Benli Sultân"a

Şeyh Şâni pervaz urup,devrân eylesin manevi iklimlere,

Âsa suyu şifâ versin,inanıpda gelen bî-çârelere.

Nurettin ŞÖY-2006


Sokaktan geçerken Yusuf’un yüzünün nûru o civarda bulunan köşklerin,evlerin pencerelerinden,kafeslerinden içeriye vurur,düşerdi. Köşklerde bulunanlar: “Belli kiYusuf gezmeye çıktı,şimdi buradan geçiyor!” derlerdi.Köşede bucakta oturanlar da duvarlarda ışıklar,parıltılar görünce,Yusuf’un oradan geçtiğini anlarlardı.Yusuf’un geçtiği sokağa penceresi bulunan ev,onun geçişinden şereflenir,nurlanırdı.

(Ey Kardeş!) Aklını başına al da evinin penceresini Yusuf’un geçtiği sokağa aç;ve pencerenin önüne oturup onu seyret!Âşık olmak demek, nur gelen tarafa pencere açmaktır.Çünki gönül,gerçek dostun yüzü ile aydınlanır..Mevlânâ,Mesnevî c.lV.3091-3096

Nur gelen taraflara pencere açmak çok zordur.Nefsin,şeytanın,şeytanlaşmış insanların elinden kurtulup Hakka yol almak her kişinin değil Er kişinin işidir.Er kişi de yarın Hak divanın da belli olacaktır.YUNUS emre Hz.lerinin buyurduğu gibi.Demirden leblebi yutmak Eyup peygamber sabrı ile sabırlanmak sözde kolay görünsede özde uygulamak çook zor iştir.


Seyyid Ahmed Siyahî Hazretleri'nin tasavvuf yolunda yetiştirip kendilerine hali­felik verdiği zatlar şunlardır:

Oğlu Abdülaziz Efendi.

Oğlu Seyyid Ahmed Hicabı Efendi,

Benli Sultan Şeyhî Şanî Efendi,

Sinop Müftüsü Hafız Ali Lütfi Efendi,

Hacı Mehmed Hulusî Efendi,

Şeyh Ahmed Efendi,

Reisü'l-Kurrâ Hafız Hasan Efendi,

Ma'rufizâde Hafız Hasan Efendi.

-Şeyh Şani Efendi Kastamonuludur. İlk tahsilini Kastamonu’da yaptıktan sonra Benli Sultan dergâhının şeyhliğinin inhilal ettiğinden dolayı büyük dedem Ahmedi Ziyaettinden mezuniyet alarak Nakşî ve aynı zamanda Bayramî tarikatı üzerine ayine başlamış ve halkı tenvir ve irşada çalışmıştır.(M.ziyaettin demircioğlu)


(1927 tarihli vakfiyede isimleri geçen Mehmet Şani Efendi’nin babası Mehmet, amcası Mustafa ve amcazadesi Zeynelabidin efendilerin vakfın tevliyet görevinde bulundukları zikrediliyorsa da şeyhliklerine dair bilgi verilmemektedir. Fakat uzun bir süre zaviyenin harap kaldığı ve bu sırada bir yangın geçirdiği biliniyor.Fazıl Çiftçi)

--Lakin bir aşıkın kalbi gibi o yüce dergâhın tavanı ve çatısı harap olmuş ve bir müddet bir virane halinde kalmıştır. Bu hal tam (45) sene devam etti. Dergâh ve müştemilatı imara bir âşık gibi hasret çekiyordu.( Şani Efendinin Müritlerinden Salih Naili güzel bir nazım olarak yazdığı ve çerçeveletip türbenin iç duvarına asılı bulunan levha).Şeyh Şani Hz.lerinin Benlisultan dergahına gelmeden önceki durumu 1797 ile 1842 yılları arasındaki şöyledir,O zaman ki toprak ağalarının burayı koyun ağılı olarak kullandığını anlatırlardı köyün yaşlılıları.Hatta burayı mülküne geçirmek için tuttuğu yalancı şahitlerle o zamanın idaresine müracaat ettiğini fakat başarılı olamadığını söylerler. Şeyh Şani Hz.lerinin gayreti ile ilgili olarak Tehasür adlı eserde bahsedilmiştir.(***)


-1258 / 1842 ile 1300 / 1882 tarihleri arasında zaviyede Mehmet Şani Efendi şeyhlik yapmıştır. Şani Efendi, bu süre içinde hem zaviyenin mamur hale gelmesini sağlamış hem de ziyaretçileri ağırlamış; ruh hastalarını tedavi ederek büyük şöhret kazanmıştır. Sandukalardan birisi de bu zata aittir

Rivayete göre, kuvvetli bir nefese sahip olduğundan ruhî hastalıklara müptelâ olanları tedavi ettiği de söylenmektedir.) M.ziyaettin demircioğlu

(Kendisi son derece eli açık, aşkı ilâhi ile cezbeli bir zat olup eline geçen bütün serveti samanını tekkenin tamir ve inşasına sarf etmiş ve bu suretle hem tekkeyi mamur etmiş ve hem de gelen ziyaretçileri yedirmiş, içirmiş, gerek İstanbul ve gerekse Vilayetimizde büyük bir şöhret kazanmıştır.)M.Ziyaeddin Demircioğlu-Doğrusöz matbaası Kastamonu-1957

ŞEYH ŞÂNİ HZ.LERİ

Ilgaz dağı eteklerin de bir dergah var uzakta

O virân olmuş talihsiz, bakımsız kalmış dergahta

Kalpleri fetheden Ebu Şame Benlisultan yatmakta

Seven gönüller zâten mahsûn olmuş bu hâle ağlamakta

Gözler Kastamonu dan gelecek bir mânâ erini aramakta


Miladi asır, onsekizinci asrın ortalarında bir tarihmiş,

Seyyid Ahmed Siyahî bahçesin de bir gonca yetişmiş,

O Hazret, bir gülü ,bülbülü diğer gülizârâ göndermiş,

O güli-bülbül orada gönüllere her dem rayihalar salmış,

Gelmiş dergaha O şâh ön adı Mehmed sonu Şâni imiş


Vırân bahçe,vırân bağ,karşısında kocaman bir dağ

En zoru ise, cahil olan ben-i ademle kurulacak bağ

Gayretine,şevkine,azmine yardım eylemiş Sâdâd,

Dergah tamir olunca,cümle gönüller olmuş âbâd,


Kırk iki sene devran eyledi bu dergahta Şeyh Şâni

Ölmez insanın bıraktığı eser, insanoğlu olsa da fâni

Mal,mülk,han,hamam,kahkeşân sahipleri nerede hani

Kalplerde derin sevgi izleri bırakmışta gitmiş Şeyh Şâni


Derd-ü gamı,keder biiznillah bu yerde kalmaz gider

Buradan zürriyet sahibi olur da gider bî-çareler

Âsa suyu bol bol içilir,baştan ayağa saçılır

Ruha musallat olan kâfir cinne kefen biçilir

Âsû de hatıraları sînesin de barındıran bu mekan

Gelen misafirlerine yüreğini açmıştır her zaman

Hane-i saadetine huzurla döner buradan insan

Fırsat buldukça gelmek istersin buraya inan ki, her zaman…

Nurettin ŞÖY -2008



(Şeyh Şâni Efendi Merhum, adı geçen Dergâhı adeta yeniden inşa edercesine hizmet etmiş ve memleketin bir kısım nüfuzlu (etkili) stokçu kimselerin eline geçmiş olan vakıfları canını feda edercesine bir gayretle meydana çıkarmış, bir gayretle meydana çıkarmış, çok çalışkan, cezbeli, cömert, şen bir Allah adamıydı.(***) Adı geçen dergâhta Hatm-ı Hacegân okunmasına Ahmed Siyahi Hazretleri tarafından izin verilmişti.Şimdi yerinde oğlu ve Seyyid Ahmed Hicabi Hz.leri tarafından izin verilmiş olan Şeyh Şadi Efendi vardır.)Tehasür

ŞEYH ŞANİ HZ.LERİ TARAFINDAN GÖRÜLEN HAYIRLI RÜYA


(Kastamonu’da medfun bulunan Hazreti Pir Şeyh Şa’ban-ı Veli (K.S.) Hazretleri’nin irşad makamında bulunan değerli Şeyh Said Efendi’nin hiçbir erkek ve kız çocuğu olmadığı halde, ailesinin vefatı üzerine Ahmed Sıyahi Hazretleri’nin torunuyla evlenmek için Benli Sultan (K.S.) Hazretleri’nin postunda oturan Şeyh Şani Efendi Merhum’u aracı eder.Şani Efendi,aynı zamanda üstadı ve hocası olan Ahmed Siyahi Hazretlerinin yanına gelip hiç bir söz söylemeden, “Bu gece rüyamda Hazret-i Pir Efendimiz ellerini verdiler, Öptüm.” buyurmaları üzerine, Şani Efendi tarafından rüyanın tabirinin ne olduğu sorulunca “Torunumuz, oranın postunda oturan zâta nasip olacağından, bundan sonra o makamı bizim neslimizden gelenler işgal edecektir” buyurmalarına uyularak hemen nikâh kıyılması için teşebbüse geçilmiştir. Şeyh Said Efendi Hazretleri’nin Siyahî Hazretleri’nin torunundan bir oğlu ve iki kız dünyaya gelmiştir. Kendileri ise, hala yetmiş yaşlarını geçmiş bir irşâd eri olduğu halde Hazret-i Pir Dergâhında şerefle irşâd görevini yürütmektedir.)Tehasür

Şeyh Şâni Hz.lerine ait elimizde mevcut bulunan başka bilgi yoktur.


ANLAYANA, BİR DAMLA GÖZYAŞI

Öyle bir destan ki,mânâ âleminde,dîdeler den düşen bir damla

Bir, bin olur; binler,sonsuza ulaşır aynı anda

Aradan çekilir bütün perdeler,kul rû-berû olur,Rahmân’a

Anlayan anlar bu ne mânâ,anlamayan da yoktur bu dâvâ.

Senelerini birbirine halka eyleyip çekilsen de inzivâya

Ağyârı,yâr edinmesn de atsan bile bir yana

Mihnet eylemesen,hiç göz kırpmasan da bu dünyaya

Çağları yırtıp aşar,seni geçer,hakîki mânâ da bir damla

Binlerle şarkı gazel türkü yaksan nazlı yâre

Bûselerini seher yelleri ile yüklesen goncalara

Zülüfleri tel tel örsen de altın sırmalarla

Bedeldir cümlesine öz den kopup gelen bir damla.

Koca koca orduları dize getirsen de tek başına

Nice civânmert pehlivanları yensen de meydan da

En mâhir dalgıç olsan da bulsan inci mercan derya da

Seni yer ile yeksan eder gözden yere düşen bir damla

Nurettin ŞÖY 2007


ŞEHY MEHMED ŞADİ HZ.LERİ

Adı geçen dergâhta Hatm-ı Hacegân okunmasına Ahmed Siyahi Hazretleri tarafından izin verilmişti.Şimdi yerinde oğlu ve Seyyid Ahmed Hicabi Hz.leri tarafından izin verilmiş olan Şeyh Şadi Efendi vardır.(.Tehasür ) Yukarıdaki ifadeden de anlaşılacağı üzere Şeyh Şadi Hz.leri İrşad iznini Seyyid Ahmed Hicabi Hz.lerin den almıştır ve Hatm-ı Hacegan denilen Nakşibendi yolunun dinsel töreninin bu dergahta da yapıldığı anlaşılmaktadır.


-1273 (1856) yılında doğmuş olan Şeyh Mehmed Şâdî Efendi',12 Recep 1306 / 1888 tarihi beratla(**) Şeyh Şani oğlu Hafız Mehmet Şadi Efendi şeyhlik makamına getirilmiş; hasta ve yaşlı olduğunu beyan ederek 2 Muharrem 1327 tarihli mahkeme kararıyla görevini oğlu Hafız Mehmet Nureddin Efendi’ye devretmiş ve birkaç gün sonra da vefat etmiştir ve bu zât Kastamonu İl merkezinde kâin Ferhadpaşa camiinde medfundur. (Fazıl çiftçi)Takriben 21 yıl vazife yapmıştır.Bu arada şunu belirtmek lazım 1882 yılında dünyasını değiştiren Şeyh Şani Hz.lerinin irtihalinden sonra altı yıl sonra 1888 yılında Şeyh Şadi Hz.leri görev almıştır. Bu arada geçen 6 yıllık surede kimin vazife yaptığı ve neden bu 6 yılllık sürecin oluştuğu bilinememektedir şu an için.

(Tekke ve tarikatların iç yapılanma ve yönetim tarzına ilk defa 2 nci Mahmut’un fermanıyla müdahele edilmiş,o güne kadar var olan idarî ve iktisâdi özerklik kontrol altına alınmıştır.1811 tarihli ferman tekkelerin yönetimini bir “merkez tekkeye”bağlanmış,tekke şeyhliklerine atama yapılırken Şeyhülislâm’ın görüşünün alınması emredilmiştir.Tekke vakıfları da Evkaf-ı Hümâyun Nezareti’nin denetimine alınmıştır.Osmanlı Ans.CI.,239-Osmanlının manevi dünyası Şaban KALAYCI **)


On dokuzuncu yüzyılın şairleri arasında mahallinde oldukça iyi bir isim bırakmış olan Şair Şadi’nin, Nureddin Efendi’nin babası Şadi olması kuvvetle muhtemeldir.(Abdulkerim ABDULKADİROĞLU Şemsizade ailesi)

Muhterem hocaefendi bu ifadeleri üzerine kendi imkanlarımla yaptığım araştırmalarımda herhangi bir kaynağa rastlayamadım.Osmanlı döneminde yetişen Kastamonulu şairlerden Şâni isimli bir şair var fakat Şadi isminde şair ismine rastlayamadım aileden de böyle bir şey duymadım.Mehmed Şadi Hz.lerinin Nurettin,Hüsnü,Saniye,Safiye isminde çocukları dünyaya gelmiştir.İçlerinden Nurettin Karasu Benli Sultan dergahında şeyhliğe kadar yükselmiştir.

Hüsnü KARASU şimdiki Pırlaklar mekiinde bulunan Turşucu köyüne yerleşmiş olup hayatını burada idame ettirmiştir.Saniye,Mehmet Lütfi,Şadiye isimli iki kız bir oğlu olmuştur.Saniye hanımın Orhan ve Tahir adın da iki oğlu olmuştur.oğlu Nasrullah camii dükkanlarında radyoculuk yapan ilimizn tanınmış esnafı radyocu Tahir Gülsunar Torunları bir kısmı yolun üst kısmında,bir kısmı da yolun alt tarafında halen oturmaktadırlar.Rahmetli büyükbabam atı ile şehre geliş ve dönüşlerinde dayımın evi diye yolun üst tarafında şimdiki asfalta tahminen beşyüz metre yukarıda bulunan ahşap büyük konak vardı buraya uğrardı.

BÖLÜM-4-

BENLİSULTAN DERGAHI'NIN SON ŞEYHİ

HAFIZ NUREDDİN KARASU HOCAEFENDİ

(Hatırlarımdaki Hocaefendiler-Altınoluk Dergisi 2000-Eylül sayısından alınmıştır.)

Benli Sultan Tekkesi'nin son şeyhi o idi. Nureddin Efendi’nin babası ve dedesi de aynı yerde görev yapmışlardır.(RESİM 1)(RESİM 1-1)









Mehmed Şadi ve Halime’den doğan Nureddin Efendi (d. Kastamonu, 1303 / 1885 – öl. İstanbul, 6.11.1953) Nureddin Efendi'nin aile künyeleri Karabeyoğlu iken soyisim kanunu uygulanması esnasında Karasu olarak değiştirilmiştir. Paragrafta daha fazla tanıtılacak olan Benli Sultan Türbesi'ne girerken soldaki lahidin sahibi Şeyh Şânî Efendi'nin torunudur. Babası ise 1273 (1856) yılında doğmuş olan Şeyh Mehmed Şâdî Efendi'dir ve bu zât Kastamonu İl merkezinde kâin Ferhadpaşa camiinde medfundur.

Aile kütüğü Kastamonu Nüfus Müdürlüğü arşivinde cilt nr.36,hane nr.59’dadır.Kayıtta bu hânenin 27 kişiden oluştuğu yazılıdır.İlin Turşucu Köyünde hayatını sürdürmüş olan 1309 (1893) doğumlu,Hüsnü KARASU,Şeyh efendinin tek erkek kardeşidir.Hüsnü KARASU’nun Saniye,Şadiye ve Mehmet Lütfi adında üç çocuğu olmuştur.Saniye hanım Mehmet GÜLSUNAR ile evlenmiş olup Orhan ve Tahir adında iki oğlu olmuştur.Tahir GÜLSUNAR’ın Ekrem ve Hayri adında iki oğlu olup, Nasrullah camii bitişiğindeki Kastamonu Ticaret Odasının dükkanlarında radyo tamirciği yapmıştır ve yaşadığı yıllardaki entellektüel  bilgi birikimi, İlin İdarecileri olan üst bürokratlar ile yakın ilişkiler de bulunabilecek kapasite birisidir, Ankara yol güzergahının olukbaşından başlamak suretiyle şimdiki güzergahına alınmasını sağlamıştır,oğlu olan Hayri GÜLSUNAR ise Kastamonu Belediyesinde Devlet memuru olara görev yapmaktadır.Hüsnü KARASU’nun diğer kızı Şadiye hanım evlenmiş fakat aynı yerde ikamet etmek suretiyle dışarı gitmemiştir.

Nurettin KARASU Hocaefendi üç evlilik yapmıştır.İlk eşi Emine hanımdır ve bu evlilikten 17.02.1322(1904) de Nâdire hanım;10.03.1324(1906) da Ziya bey doğmuştur.Nâdire Hanımın ilk eşi Ballıkzade Ziya Ballık bey’dir.Bu evlilikten Nurgün,Ergün ve Gündüz doğmuştur.Nurgün hanım İhsan Ozanoğlu’nun oğlu emekli Yargıtay üyesi İhsan Teoman Ozanoğlu beyefendi ile evlidir.

Şeyh efendinin oğlu Ziya Bey 1931 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü’nden ilk mezunlar arasında yer alarak Kastamonu da Gazi Paşa İlkokulunda (eski namazgah) öğretmenlik yapmış,1975 yılında Kastamonu da vefat etmiştir.Nâdire hanım 1995 yılında dünyasını değiştirmiş,kardeşine göre daha uzun yaşamıştır.Ziya bey ile Atiye hanımın evliliklerinden 12.05.1032 doğumlu Turhan Karasu,16.04.1939 doğumlu Erdoğan KARASU ve 1944 doğumlu Emine Nihal hanımefendi doğmuştur.Turhan ve Erdoğan Karasu beyefendiler babaları Ziya bey gibi Gazi Eğitim Enstitüsü mezunu olup ikiside öğretmen emeklisidir.Emine Nihal hanım emekli bankacıdır.

Şeyh efendinin ikinci evliliği Ballıkzade Nuri bey’in kızı Hafize Necibe Hanım ile;üçüncü evliliği Mahiye Hanım ile olmuştur.Emekli olmadan önce,emekliliği hak ederek vefat ettiği için Nureddin Efendinin hanımı Mahiye hanım,geçimi müsait olması nedeniyle dul maaşı talebinde bulunmamış devlete bağışlamıştır.



Nitekim benim çocukluk yıllarımda, Kastamonu’da Büyük Şeyh olarak tanınıp itibar görmüş olan, İlin en büyük ve merkezi camisi Nasrullah Camii Başimam hatibi Hacı Nureddin Karasu Hoca Efendi vardı. Çocukluğumda bu camide iki imam vardı. İkisi de aynı zamanda şeyh idiler. Başimam Hacı Nureddin Efendi, ya da Benli Sultan Şeyhi'ne Büyük Şeyh; ikinci imam Abdülhadî Efendi'ye Küçük Şeyh denirdi. Cuma ve bayram namazlarını başimam kıldırırdı. Fizikî olarak da Hacı Nureddin Efendi mülehham, oldukça iri yarı; Abdülhadi Efendi ise ufak yapılı idi. Belki de büyük küçük ayırımında bu fizikî görünümün de tesiri vardı. Abdülhadi Efendi, başimamı hangi sebepten ise kıskanırdı ve aralarında bürûdet (soğukluk) hissedilirdi; ama genel kanaat bunun tek taraflı olarak ikinci imamdan kaynaklandığı şeklinde idi.



Babası Şeyh Şadi Efendinin hasta ve yaşlı olduğunu beyan ederek 2 Muharrem 1327 tarihli mahkeme kararıyla görevini oğlu Hafız Mehmet Nureddin Efendi’ye devretmesi üzerine ,Nureddin Efendi Benli Sultan Şeyhi olacağı zaman ki TAÇ GİYME TÖRENİ Reisü’l-Meşayıh (Şeyhlerin reisi) kabul Ziyaeddin Efendinin hazır bulunduğu ve onun yönettiği törenle ilgili aşağıda rahmetli abdulkerim hocanın verdiği malumat aynen alınmıştır.

Ziyaeddin Efendi şehirde kendisini öylesine kabul ettirmiştir ki, muhtemelen diğer tarikat şubelerinin halifeleri arasında, en gençlerinden biri olmasına rağmen. Reisü’l-Meşayıh (Şeyhlerin reisi) kabul edilmiştir. .(** Yukarıda Şadi efendi bahsin de açıklandığı üzere 1811 tarihli fermenla tekkelerin yönetimini “merkez tekkeye” bağlanmasından dolayı da yetki almasına istinaden de olabilir. ) Bu yetki ile bulunduğu bir hilafet töreninde, törenin bütün safahatını da içine alacak şekilde Sofuzade M. Tevfik Efendi’nin bir şiirinde adı geçmektedir.

Şeyh Ziya Efendi’nin burada(Benlisultan Dergahında) taç giyinme merasiminde fiilen bulunup bu merasimin onun inisiyatifinde yapılmasının sebebi daha iyi anlaşılmış olur. İlaveten Ziya Efendi Reisü’l-Meşayıhtır. Böylece bu tören başka bir anlam kazanmaktadır.

Aşağıya alacağımız belge nitelikli bu şiirin, mermer üzerine yazdırılarak Benli Sultan Külliyesi’nin uygun bir yerine asılması isabetli olacaktır. Şiir şudur (RESİM 9)


Kutb-ı âlem Gavs-ı a’zam Hacı Bayram Veli

Dide-i devrân gösterdi yine bürhânını

Kuvve-i kudsiyyesiyle yandırıp rûşen çerağ

Eyledi bu yerden cârî feyzini erkânını

Benli Sultân Veli Dergâhı’na mihmân olup

Sürdü ol Sultân-ı aşkın şevk ile devranının

İrtihâl etmişdi şeyhi işbu ali-dergahın

Geldik iclâs etmeye seccadeye derhanını

Hazret-i Müfti Efendi hâzır u müşkil kuşâ

Gösterip divan-ı tarikın münceli ahkâmını

Çıktı Nureddin Efendi ceddinin meydânına

Taç giydi Seyr edip ehl-i vela bayramını

Bezm-i Ehlu’llah’a gelmişti nice ihvan-ı din

Gördüler neymiş güruh-ı ehl-i Hak erkânını

Gonce-i gülzar-ı Sa’dedin behâ-i ehl-i dil

Halveti Ahmed Dede yandırdılar her yanını

Ser-te-ser ateş kesildi aşk ile Allah deyu

Sormadan Nuri Efendi’den hesab-ı ma-sivâ

İstedi vermek bu bezm-i aşka nakd-i canını

Eyledi Şeyhzade Hafız Bey gönülden ah (u) vah

Gaşy olup zikr-i Huda’dan kıldı ter tamanını

İçti cam-ı aşkı Nureddin Ziyaeddin’den

Tuttu hep Nur’u Ziya bu dergâhın eyvanını

Benli Sultan Hacı Bayram-ı Veli hazırdılar

Ben de gördüm anların feyz-i safa-efşanını

Söyledim bu ayn-ı cem’in Hak deyip tarihini

Görmedim layık Huda hakkı anın nisyanını

Gevher-i Tevfik-i Hak’tan bir Ziya taban olup

Gark-ı envar oldu aem anmadık ahzanını


1 Receb-i şerif 1328 1327 + 1 = 1328 (Ta’miyelidir.)

(8.7.1910)


Nureddin Efendi de, Ziyaeddin Efendi gibi hayatının erken döneminde, yani 25 yaşında iken bu makama getirilmiştir. Şiirin metninde geçen bazı isimler gelecekteki çalışmalara ışık tutabilir.

Nureddin Efendi'nin tahsil hayatı hakkında detaylı bilgimiz bulunmamakla birlikte, gözünü açtığı ve şeyhliğine kadar yükseldiği bu irfan yuvasında çok iyi bir seviyeye gelebilmiş olmalı ki, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra Kastamonu'nun en büyük merkezî camii olan Nasrullah Camii imamlığına tayin edilmiştir. 1942 yılında bir süre İstanbul/Üsküdar'da Nuhkuyusu Camii de denen Cevri Usta Camii İmamlığında da bulunup ikinci cihan harbinin başlamasıyla Kastamonu'ya dönmüş ve tekrar Nasrullah Camii'nde görevine başlamış; 1951 yılına kadar bu görevini sürdürmüştür.

İsteği ile, eskiden Beyoğlu, halen Beşiktaş Müftülüğü'ne bağlı Küçük Mecidiye Camii imam-hatipliğine görevini nakleden Nureddin Efendi 5 Kasım 1953 günü ikindi vakti camide rûhunu teslim etmiş; 6 Kasım 1953 günü defnedilmiştir

Bu vesile ile merhumun iki vasiyetinden söz etmek icap edecektir. Vasıyyeti üzerine cenazesini dönemin Beyoğlu Müftü Muavini (eski ifadesiyle müsevvidi) kimyager Fuat Çamdibi Hocaefendi yıkamış, Beşiktaş Sinan Paşa Camiinden kaldırılmış; kaza vasıyyeti üzerine Karacaahmed Kabristanı 8. Adada medfun bulunan (camiin olduğu ada, sol arkası), Trikopisi esir alan Dadaylı Kurmay Albay Halid Akmansü merhûmun yanına defnedilmiş; daha sonra buranın kaldırılacağı söylentileri üzerine, 10. Adadaki (türbenin bulunduğu ada, türbenin 20 metre kadar arkasında) nakl-i kubûr yapılmıştır. Halid Akmansü merhûmun nâşı da Ankara Devlet Mezarlığına nakledilmiştir. Kırk sene sonra Halid Bey'in mezarının nakledilmesi, yıllar öncesinde yapılan işteki isabeti göstermektedir.

Kastamonu da emekli öğretmen merhûm Baha (KÖK) Bey tarafından yazılan mezarının metni şöyledir. “Hüve’l-Bâki…Hülefâyı Nakşibendiyye’den Kastamoni/Benlisultâni Hacı Hafız Nureddin Efendi’nin Rûhuna Fâtiha.Milâdi 6.11.1953-Hicri 28.2.1373”.Müddet-i ömrü 67-68 yıldır.



Hacı Nureddin Efendi âlim, fâzıl bir zât idi. O günün şartlarında hemen herkes hâfız olduğundan, ayrıca onun hâfızlığından söz etmeye lüzum kalmıyor. Hoş bir sîması vardı, insana güven verirdi.

Bu münasebetle biraz da adı geçen tekkeden söz açmak istiyorum: Benli Sultan Tekkesi, şehrin altı saat güneyinde, Ilgaz Dağları'nın kuzey yamacında Ahlat Köyü'nün Benli Sultan Mahallesi'nde bulunmaktadır. Türbe, zâviye, imâret, (bugün bulunmayan) kütüphane ve medrese ile beraber 918-927 milâdî yılları arası, Sultan Selim döneminde yaşayan Benli Sultan tarafından yaptırılmıştır. Bugünkü ahşap kısım (1258-1300) 1842-1882 yılları arasında, oranın postnişîni Şânî Efendi tarafından yaptırılmıştır. Bir kere de, bu yazıya konu olan Nureddin Efendi tarafından tamir ettirilmiştir. Türbenin kubbesi 1945 yılındaki deprem ile çatlayınca üstündeki ahşap saçak yıkılarak dışı beton ile tamir edilmiştir. Türbenin çatısı altında kallavî geyik boynuzları asılıdır. Bu merkezin inşasında ormandan tomrukları bu geyiklerin getirdikleri anlatılır. Çocuğu olmayanlar ve değişik hastalıklara şifa dileyenler tarafından ziyaret edilmektedir. Kış aylarında ulaşım zorluk çıkarmaktadır.



Şeyh Efendi'nin Kastamonu'daki evi, bizim evimizin de önünden geçen cadde üzerinde, tahminen 200 metre kadar yukarıda idi. Halen yerinde beton yığını bulunan evimizin altında fırın vardı ve sıcak ekmek çıktığında güzelim kokusu etrafa yayılırdı. Şeyh Efendi günde en az iki, hatta üç defa buradan gelip geçer, cami-ev arasında gidip gelirdi. İşte bu geçişlerde burnuna taze ekmek kokusu ulaştığında durur ve bütün gücüyle kokuyu içine çeker, akabinde el-Hamdüli'llah derdi. Denirdi ki, "Hocaefendi rahatsızlığı sebebiyle ekmek yemiyor, kokusunu hissedebildiği için de ALLAH'a hamd ediyor.."

Torunu Turhan Karasu Bey de bu söylenenleri doğrular mahıyette mütemmim bilgiler veriyor ve "...Eskiden beri midesinden rahatsız idi. 1953 yılında liseyi bitirince İstanbul'a yanına gittim. Küçük Mecidiye Camii avlusu içindeki meşrûtasında kalıyordu. Mide kanaması geçirdi, iyileşir gibi oldu. Daha sonra tekrarladı. Muhtemelen mide kanseri idi. Bir keresinde kırk senedir pastırma vesaire yemiyorum, buna rağmen neden böyle oluyor, anlamıyorum demişti", diyor.

Kastamonu'nun, dışarıda fazla bilinmeyen, kendi içinde üretilip tüketilen çok meşhur pastırması, sucuğu ve kış aylarında Urfa'nın çiğ köftesi mesabesinde iştahla ve iştiyakla yenen pastırmalı ekmeği (bir çeşit pide) yenmeden nasıl durulabilir? Bu olsa olsa irfan tahsil edenlerin sağlık adına nefislerine taş basmayı bilmeleri sonucu ulaşılacak bir noktadır ki, şeyh efendinin kemal ve faziletine örnektir.



DEPREM VE NAMAZ-İŞTE ONLAR NAMAZI BÖYLE KILIYORLARDI

1943/1944 yıllarında merkez üssü Tosya ve il merkezi Kastamonu olan, Tosya'yı nerede ise tamamen yıkan deprem esnasında halk çadırlara taşınmıştır. Artçı depremler sık aralıklarla olmaktadır. Bir öğle namazında cami ağzına kadar doludur. Hacı Nureddin Efendi nöbetçi imamdır. Farza durulur. Daha birinci rek'atta iken sallanmaya başlar ve kısa aralıklarla arka arkaya sallanır. Cemaat panik içinde camiyi terkeder. Hocaefendi depremi duymamıştır. Cemaat kendisini merak etmektedir. Dışarıda, camiin pencerelerin dibine dizilmişler, içeriye bakmaktadırlar. Hocaefendi, hiç bir değişiklik ve telaş göstermeden ve her zaman ki gibi huşû içinde farzı bitirir, selâm verir; son sünneti de kılar. Tesbîhat ve duâsını yaptıktan sonra mihraptan doğrulur, vekar içinde, ağır adımlarla camiden çıkarak cemaatı arasına katılır. İşte onlar namazı böyle kılıyorlardı. Şahsî kanaatim, onun depremi ve cemaatin telaşla dışarıya çıkmalarını hissetmemiş olduğu yolundadır.

NASRULLAH CAMİİ ŞERİFİ VE BURADAN SU İÇENLERİ 7 YIL İÇİNDE TEKRAR UĞRAMALARI

Önce bu camiden ve çevresindeki medreselerden kısaca bahsetmek istiyorum: Çok kubbeliler plânındaki bu cami Nasrullah el-Kadı b. Ya'kûb tarafından 912 / 1506-1507 yılında yaptırılmıştır. Şehrin en büyük camii olması sebebiyle Ulu Camiler grubunda da yerini alır. İttisâlinde, Reîsü'l-küttâb Hacı Mustafa Efendi tarafından 1159 / 1746 yılında yaptırılmış Münîre Medresesi (halen kalıntısı) vardır. Bu medrese daha sonra Bayraklı Medrese olarak anılmıştır. Sebebi, ezan vakitlerinde bahçesindeki direğe bayrak çekilmesinden dolayıdır. Zaman zaman Kur'ân, ezan, bayrak... diyen idarecilerimizin ve siyâsîlerimizin bu tatbikattan alacakları gerçek hayat dersi vardır.

Nasrullah Camii'nde merhûm Mehmed Âkif Ersoy Millî Mücâdele yıllarında va'zlar vermiştir.

Camiin mihrabının hemen önünde, bahçe kısmında, bir mezar şâhidesi vardır. Bu şâhideden öğrendiğimize göre, altında yatan zât, aralıksız 33 sene sözkonusu camide hatimle teravih namazı kıldırmıştır.

Cami önünde iki kubbe altında büyük iki şadırvan vardır. Eskiden bunların her birinden birer insan vücudu kadar su fışkırır, bu sular şardırvanlarda toplanır ve taşarak akıp giderdi. Bu sudan içen birini, aradan yıllar geçse de ölmeden önce mutlak surette tekrar geleceği şeklindeki söylentiler de binlerce örneği ile doğrulanmıştır.

SIR İÇİNDE SIRLAR SAKLI OLAN BİR CAMİİ

Camiin ender rastlanan feyizli bir tarafı daha vardır ki, oda şudur.Kapısının açık olduğu saatlerde,cemaat dışında da namaz kılınanın hiç eksik olamaması,şu anda bomboş denilse de,bir köşesinde namaz kılan birinin mutlaka surette görüldüğü tevatürle nakledilmiştir,her defasında doğrulanmıştır.Vaaz kürsüsünde de ayrı bir feyiz olup kürsüye hiç hazırlıksız çıkan birinin bile bu feyiz yardımıyla sıkıntı çekmeden vaaz ettiği,inşirâhının bol olduğu keza nakledile gelmiştir.

Zâhit, biz ta'n eyleme! - Hakk ismin okur dilimiz;
Sakın efsâne söyleme!
- Hazrete varır yolumuz.
Sayılmayız parmak ile,
- Tükenmeyiz kırmak ile,
Taşramızdan sormak ile,
- Kimse bilmez ahvâlimiz.
Erenler yolun güderiz,
- Çekilüp Hakk'a gideriz,
Gazâ-i ekber ederiz,
-İmâm Ali'dir ulumuz.
Erenlerin çoktur yolu, - Cümlesine dedik belî.
Gören bizi sanûr deli,
- Usludan yeğdir delimiz.
Tevhîd eden deli olmaz;
- Allah deyen mahrûm kalmaz; Her seher açılur solmaz;
- Bahara erer gülümüz.
Muhyî sana olan himmet
- Âşık isen câna minnet.
Elif Allah, Mim Muhammed,

Bezcizâde Mehmed Muhyiddin Efendi (vef. 1611

 

 

(Kastamonu da yaşayan herkesin bildiği bir menkıbe vardır,Narullah Camii şerifinde vakit namazlarının birinde kılınacak olan farz namazı beklerken,cami cemaatinin bir tanesinin  kalbinden acaba şu an burada erenlerden kaç kişi vardır diye bir sual geçer,yanın da duran kişi ön safta şu kadar bu safta şu kadar erenlerden zât var diye cevap vermiştir.Bu kıssayı herkes bilir ve böylede inanır.

 “Ben, ekser vakitte hayalen ve manen kendimi Kastamonu'nun mübarek dağlarında ve o kardeşlerimin yanında buluyorum.” diyen Bediüzzaman Said Nursi, 1934-1944 yılları arasında sürgün hayatı geçirdiği Kastamonu'yu hiç unutamadığını dile getiriyor.Üstad Hz.lerinin Cuma namazlarına Nasrullah Camiine gittiği biliniyor. Nurettin Şöy)

 

 



ABDULKADİR HOCANIN HATIRASI

Söz buraya gelmişken bir hâtırayı nakledeceğim. Diyanet İşleri Başkanlığı / Din İşleri Yüksek Kurulu (eski adıyla müşâvere kurulu) üyesi Yusuf Ziya Ersal Hocaefendi vardı. Damadı Kastamonu Özel İdare Müdürü idi. Birkaç günlüğüne onları ziyarete gelmişti. Bugünlerde Nasrullah Camii'nde va'z verdi. Konuşması esnasında, yanında getirdiği tam 60 yıl önceki muhtırasını cebinden çıkardı ve aynen şunları söyledi: "Altmış yıl önce staj için bu şehre gelmiş ve şadırnvandan su içmiştim. O zaman bana, buradan su içtin tekrar gelirsin demişlerdi. Bu fırsatın ne zaman doğacağını hep merakla beklemiştim. İşte bugün aranızdayım. Demek söylenenler doğru imiş".

Hoca, ertesi günü sabah namazından sonraki saatlerde, otobüs yazıhanesi önünde, Ankara otobüsünün hareketini beklerken, elinde çay bardağı olduğu halde füc'eten vafat etti. Oradan özel bir minibüsle nâşı gönderildi. Ben de bu olayların bizzat şâhidiyim.

Her devirde mesleğinde kendisini kabul ettirmiş kimseler çıkacaktır, fakat yılların geçmesiyle bazıları daha bir başka anılır hâle geliyor. Bu farklı isim bırakmanın ve hatırlanmanın altındaki gizlilikleri de göz ardı edemeyiz. Bu yazıya konu her iki hocaefendiyi ve adları geçen diğer zevattan rahmet-i Rahman'a kavuşanları rahmetle anarak ruhlarına Fâtiha'lar hediye ediyorum.(Altınoluk dergisi 2000 EYLÜL hatıralarımdaki hoca efendiler)

Nurettin KARASU Hocaefendinin Ziya ve Nadire adından iki çocuğu olmuştur bunlar Benlisultan doğumludur.Ziya KARASU,öğretmen-belletmen Ziya bey olarak bilinir Kastamonu çevresine özellikle Kaşçılar ve civar köylerinde.Rahmetli büyükbabam Ziya Şöy’e öğretmen Ziya Beyin yazdığı konusu rahmetli babam ile ilgili olan Osmanlıca yazılmış mektup veya not diyebileceğimiz bir yazışma elime geçti yazıyı okutturdum, Osmanlıca bilenlere.Eğitimci insan ne kadar güzel tahlil de bulunmuş ne güzel açıklamalar yapmış hayran kaldım.Babası Nurettin KARASU hocaefendiden duyduğunu söylediği bir hadisi şerifi nakletmiş,hadisi şerifte buyuruluyor ki; “Erkek çocuklarınıza arkadaş muamelesinde bulunun.” Bu hadisi şerifi büyükbama tavsiye olarak telkin etmiş.Öğretmen Ziya beyin Emine Nihal adındabir kızı iki tanede oğlu olmuş Turhan ve Erdoğan KARASU beyler ikiside öğretmen.Turhan beyin hanımı Nihal hanım o da öğretmen.Özellikle Erdoğan KARASU hocayı 70-80 li yıllarda İmam Hatip ortaokulu ve lisesini okuyup ta hatırlamayan yoktur.Erdoğan hoca disiplini ile tanınan matematik öğretmenidir.Çok değerli bir insandı şimdi,rahmetli oldu kabri Ankara yolu üzerine Turşucu köyündedir.

Nurettin KARASU hocaefendinin kızı Nadire Hanım Ballıkzadelere gelin gitmiştir.Kabri Benlisultan köyünde bulunmaktadır.

HASİP YILANLIOĞLU VE NURETTİN KARASU HOCA EFENDİ

…Bir ak sakallı kişi çıkıyor,Kastamonu’da sıvıyor kolları,çalmadık kapı bırakmıyor,türbeleri onarmak için önayak oluyor.Ama yanında kimse yok…Adı çıkmış“Canlı Tarih”e…( Ortadoğu gazetesi Maruf EVREN ve Mehmet Ali BULUT Evliyalar Şehri Kastamonu 24-25 MAYIS 1993)

Evet bu yazı dizisinde bahis olunan kişi Hasip bey amcadır.Onu sevenler aynen bu isimle zikrederler onu “Hasip bey amca”.belki bu ifade onu sahiplenmek,içimizden değerli bir kişinin çıkmış olma sevincini anlatmak içindir.

“…O, 1925’li, 1930’lu yıllar korkunç yıllardı. Allah bize bir daha öyle yıllar, öyle günler göstermesin!
1925 yılında ben, 15-16 yaşlarımdaydım. Kur’an’ı çoktan hıfzetmiştim. O yıllardı Kastamonu’da Benli Sultan Şeyhi Nurettin Karasu Efendi vardı. Şeyh Efendi, beni ve hafız-ı kelam olan Ömer Aköz’(Dönemin Mushaflar Tedkik Heyeti Reisi ve Fatih Camii baş imamı Kastamonu 1889-Çankırı 1952 Hatıralarımadaki Hocaefendiler A.Abdulkadiroğlu)ü alarak İstanbul’a götürdü. O zamanlar, Kelâmî Dergâhı, Topkapı’da, Çapa Kız Muallim Mektebi karşısındaki sokaklardan birindeydi. Beni Kelâmi Dergâhı Şeyhi Erbilli Mehmed Esat Efendiye teslim ettiler.” Hasip YILANLIOĞLU

Kendisinin 15-16 yaşlarında Hafız olduğunu eğitimini tamamlaması için İstanbul’a Kelami Dergahına Şeyh Es’ad Erdebil-i Hz.lerine ,Nurettin KARASU Hocaefendi tarafından teslim edildiğini, burada ilim tahsiline başladığını fakat bir yıl sonra memlekette çıkan sosyal ve siyasi olaylar neticesin de Kastamonu ya geri dönmek zorunda olduğunu bir dergi ile yapmış olduğu mülakattan anlıyoruz.M. 1925-1930 yıllarında Kastamonu da yaşanan kültür kıyımı tahribatı ile ilgili olarak yazının ilerleyen bölümlerinde daha detaylı bilgiyi yine kendisinden alacağız…Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere Nurettin KARASU Hocaefendi’nin kendisi ile aynı meşrepten olan İstanbul meşayıhı ile bir ünsiyeti olduğu ve hatta Kastamonu dan ilim tahsili için iki tane talebeyi getirerek Kelamî Dergahına ilim tahsil etmek üzere bırakabildiğini görüyoruz bu da demektir ki ilim tahsili yaşına gelmiş bir çocuğu ailesi Hocaefendiye ve onun tavsiye ettiği bir yere gönderebildikleridir ki,o devir de itimada şayan bir kişi bir alim olarak addedildiği ortaya çıkıyor Nurettin KARASU Hocaefendinin.Zaten rahmetli Hasip Bey amcanın Benlisultan dergahına özel bir ilgi ve alaka göstermesi gençlik yıllarındaki bu irtibattan dolayıdır zannederim.Sn.Fazıl Çiftçi Beyin yayımlamış olduğu Kastamonu- camileri türbeleri ve diğer eserlerinde kaynak olarak aldığı A.Hasip Yılanlıoğlu’nun hatıra defterinde daha detaylı bilgi ayrıntı varmıdır bilemiyorum.



Eski Meslek Yüksek Okulu içinde bulunan tarihi mezarı İstanbul da bulunan Yûşa A.s mın kabrine benzetirdi eni ve boyu ile malum, Yuşa Tepesi, İstanbul'un en önemli ziyaret yerlerinden biri olup Beykoz İlçesi'nde, İstanbul'un en yüksek tepesinde bulunan türbe Yuşa Peygambere ait olduğu düşünülen kabir 17 metre uzunluktadır.

Rahmetli Hasip bey amca hizmet ehli çok çalışkan olup herkes tarafından da saygı ve hürmet gören Kastamonu’muzun yetiştirdiği Ulu Çınarlardan biri idi,Mi’raç kandil geceleri Yılanlı Camiinde mevlit okutur ve süt ikram edermiş camiye gelenlere ve Benlisultan külliyesine yapılan işlerde 90 lı yıllardan önceki aşağı yukarı çeyrek asırlık bölümüne damgasını vurmuştur.Dergahın onarımı başlarken Benlisultan Hz.leri ile pazarlık yapacağını eğer ömrü varsa bu işlere devam edeceğini söylerek içeri türbeye girmiştir.O zaman tamiratta çalışan komşularım anlattı.Demek ki pazarlık olmuş ki, Hasip Bey amca tamiratı tamamladı.Hasip bey amca Merkez Bulacık köyünde yatmaktadır,dolayısı ile eşi bu köyden olduğu için bu köyle bağı bulunmaktadır.Köyün imamı aynı zaman da bacanağım Abdurrahman EMİROĞLU’nun ağabeyi Nurettin EMİROĞLU hocaefendiden bizzat dinlediğim bir olayı anlatacağım.Sıkıyönetimin olduğu zamanlar da Hasip bey amcanın gece rüyasına babası girmiş oğlum demiş üzerimize yağmur suyu akıyor çatıyı tamir ettir.Gündüz böyle bir şey yapmasına imkan yokmuş o zaman .Gece olunca köy komşularını toplamış başlamış tamirata o sırada oraya gelen gece bekçisi bakmışlar mazarat çıkaracak bağlamışlar direğe sonra o gece çatıyı tamir edip onarmışlar işleri bitince de bekçiyi salıvermişler.Hasip bey amca da müthiş bir hafıza varmış unutkanlık yanına uğrayamazmış bir işin içine girdimi onu neticelendirmden bırakmazmış,bizim köy hizmetlerinde çalışan eski memur ve işçi arkadaşlar anlattılar. Hasip bey amca sık sık gelirmiş köy hizmetlerine yapacağı işlerde yardımcı olmaları için.Diyorlar ki, eğer giydiği şapkası her zaman ki gibi başına takmaz da o şapka eğri veya yan durarak gelirse daireye, kesin bir müdürün tayini çıkarmış ertesi gün.

Tarihi mekanların onarımı ve ihyası için gayret sarf edenlerin başında gelen isimlerden biri de 90 lı yıllarda Kastamonu Belediye Başkanlığı yapmış değerli insan Süleyman Yücel beyefendidir.Kastamonu Taş Mektepte öğretmenlik yaptığı için Süleyman Hoca diye anılır çoğu zaman.

Bu arada Hüseyin Eroğlu amcayı da Rahmetle,Minnetle Yad etmek lazım. Taşıdığı misyonu,vermek istediği hizmetleri,Kastamonu sevdası,Kastamonululuk bilincinin oluşturulmasındaki say-u gayretleri ile gönüllerimizde ayrı bir yeri vardır.Bu değerli insanlar son dönem Kastamonu’muzun yetiştirdiği İslam Alimlerimizden olan Mehmet Feyzi Efendinin hz.lerinin rahle-i tedrisinde bulunmuş insanlardır.

Şair Süleyman NAZİF’in ölümünden sonra bir türbe yapılacağı haberi üzerine Ömer Ferit KAM hocanın aşağıda sunacağım dörtlükteki ifadeleri yukarıda anlatmaya çalıştığım hususlara vurgu yapar ki; anlayana çok manidardır.

Sağlığında nice ehl-i hünerin

Bir tutam tuz bile yoktur aşına

Öldürürler evvel ânı açlıktan,

Sonra bir türbe dikerler başına.(Dinî felsefî Sohbetler) Ferit KAM

İadei itibar için bazı devlet büyüklerimize yapılan anıt mezarlar ne kadar da bu tarihten sonra olsa bu dörtlük onlar içinde geçerlidir.







Yavuz Bülent BAKİLER ve Hasip YILANLIOĞLU HATIRALAR

1925-1930 yıllarında Kastamonu





Hatıralar vardır sizi alıp o günlere götürür, gönlünüz huzurla dolar. Hatıralar vardır hatırlandığı zaman sevinç ırmakları içinize akar. Ve hatıralar vardır ki acılarla doludur, dinleyeninde okuyanında kalbini acılar kuşatır. Yanar genzimiz, yanar anlatılamayacak hislerle yüreğimiz. Sevgili dostlar şimdi sizlerle yüreğinizi kanatacak acılarla dolu hatıraları paylaşacağız.

Yazar Yavuz Bülent Bakiler’in Kastamonu’nun son ulularından Hasib Efendiden dinlediği hatıraları sizinle paylaşmak istedik. Ayrıca Esad Erbili hazretlerini de yakından tanımış olan Hasib Efendiyi dinlerken vefatının seneyi devriyesinde büyük Sultanı analım istedik. Şimdi buyurun efendim, Hasib Efendinin dilinden o günleri bir dinleyelim:

“…O, 1925’li, 1930’lu yıllar korkunç yıllardı. Allah bize bir daha öyle yıllar, öyle günler göstermesin!
1925 yılında ben, 15-16 yaşlarımdaydım. Kur’an’ı çoktan hıfzetmiştim. O yıllardı Kastamonu’da Benli Sultan Şeyhi Nurettin Karasu Efendi vardı. Şeyh Efendi, beni ve hafız-ı kelam olan Ömer Aköz’ü alarak İstanbul’a götürdü. O zamanlar, Kelâmî Dergâhı, Topkapı’da, Çapa Kız Muallim Mektebi karşısındaki sokaklardan birindeydi. Beni Kelâmi Dergâhı Şeyhi Erbilli Mehmed Esat Efendiye teslim ettiler. M. Esat Efendi, Irak Türklerindendi. Seksen yaşının üzerinde bir âlim adamdı. Arapçası, Farsçası mükemmeldi. Nakşî tarikatına mensuptu. Onun, imâ yoluyla olsun siyasî meselelere girdiğini, şu veya bu siyasî kişi hakkında şöyle veya böyle konuştuğunu hiç duymadım. Siyasetle kıl kadar ilgisi yoktu.
Said-i Nursî Hazretlerini de ben o Kelâmî Dergâhında tanıdım. Esad Efendiye gelir-gider, Onu can kulağıyla dinlerdi.
Kelâmî Dergâhında benim gibi yirmi kişi daha vardı. Hoca Efendiden Arapça-Farsça yanında, fıkıh, kelâm, sarf, nahiv, tecvid gibi dersler de görüyorduk. Dergâha gireli daha bir yıl bile olmadan Şeyh Said ayaklanması başlamasın mı? Esad Efendi üzüntüden ne yapacağını şaşırdı. Bir gün beni yanına çağırdı: “Oğlum, dedi İslamın sancılı günleri yakındır! Bu ayaklanma yüzünden başımıza bir takım belaların geleceğini görür gibi oluyorum. Artık senin buralarda kalman doğru olmaz. Çünkü din eğitimi için gerekli zeminler kurutulacak; birtakım kimseler ortadan kaldırılacaktır. O bakımdan senin hemen Kastamonu’ya dönmen lazım. Toparlan ve en kısa zamanda yola çık!”
Hocanın elini öpüp İstanbul’dan ayrıldım. Ben Kastamonu’ya döndükten bir süre sonra, tekkeler ve türbeler kapatıldı. Esad Efendinin dedikleri bir bir çıkmaya başladı. Dindarlar göz hapsine alındı. Kur’an kursları yasaklandı. 1928 yılında Harf inkılabı ilan edilince, biz Kastamonu’da iki dehşetli hadiseyle karşı karşıya kaldık: Vali tellal bağırttırdı:
“Ey ahali! Bundan sonra hiç kimse Arap alfabesiyle okuyup-yazmayacak! Arap alfabesi yasaklanmıştır. Kimin evinde eski Türkçeyle yazılı kitap varsa getirip vilayete teslim etsin! Evlerinde, dükkânlarında eski Türkçe eser bulunduranlar şiddetle cezalandırılacaktır! Duyduk duymadık demeyin haaa!”
Halk korku içindeydi. Bazı kimseler, evlerindeki eski Türkçe kitapları, bahçelerinin bir tarafına gömdüler. Bazı kimseler, o kitapların değerine bakmadan götürüp sulara attılar. Bazı kimseler de getirip vilayetteki yetkililere teslim ettiler.(Moğol baskınları ile yakıp yıkılan nice değerli kütüphanelerimizin hikayesi ciğerlerimizi dağlarken o günün şartlarındaki uygulamaya ne demeli) Gözlerimle gördüğüm dehşetli bir hadiseyi hiç unutamıyorum: Hacı Kadı Camiinin (Ferhat Paşa Camii) kitaplığında, binlerce kitap vardı ki hepsi de eski harflerle yazılıydı. O kitaplar arasında el yazması çok kıymetli eserler, salnameler, cönkler, divanlar, padişah fermanları, ilim ve fen kitapları da bulunuyordu. Bir gün o eserlerin hepsini, belediyenin gübür (çöp) arabalarına abur-cubur yığarak şehrin dışına çıkardılar ve orada hepsini birden cayır cayır yaktılar. Dersaadetten gelen padişah fermanları, gümüş çerçeveliydi. Kitap yangınına o gümüş çerçeveli fermanlar da atıldı. Halk üzerinde öyle büyük bir korku vardı ki, oradaki vazifelilerden hiçbiri, cesaret edip de o gümüş çerçeveleri olsun alamadı. Kastamonu, sanki yunan işgaline uğramıştı.
Artık, Kur’an okumak da, okutturmak da suç sayılıyordu. Sokaklarda zaman zaman şöyle manzaralarla karşılaşıyorduk: Bekçiler veya jandarmalar önünde bir cami imamı görüyorduk. Adamın elleri kelepçeli olurdu. Bazen de bilekleri bir dana ipiyle bağlanırdı. Koltuğunun altında suç unsuru olan bir Kur’an-ı Kerim bulunurdu. İmamın yanında da 8-10 yaşlarında üç beş çocuk yürürdü. Adamın suçu: Çocuklara Kur’an okumayı öğretmekti.
Bu kitap yakma işinden sonra sıra vakıf eseri olan camilerimizin satışına geldi. Diyeceksiniz ki, “vakıf eseri hiç satılır mı? Vakfeden kişilerin maksatları dışında kullanılır mı?” Devir, başka devir beyefendi! Memlekette muhalefet yok! Muhaliflerin kafaları koparılıyor! Muhalifler zindanlara atılıyor! Padişahlık kaldırılmış ama herkes bir padişah gibi!
Kastamonu’da yaşadığım dehşet verici ikinci hadise vakıf eseri olan camilerimizin satılması oldu 1930’lu yıllardı, şehrin içinde 42 veya 44 camimiz vardı. Devrin valisi, bu camilerden 33’ünü satışa çıkardı. Satışı istenen camiler arasında, bizim Yılanlı Camimiz de vardı. Onu, belki üç yüz sene önce, benim dedelerim hayır için yaptırmışlar ve halkın ibadetine cami olarak vakfetmişlerdi. Şimdi o yetkili geliyor, sanki Yılanlı Camii kendi babasının tapulu malıymış gibi, onu satışa çıkarıyordu, iyi mi? Biz kendi camimizi devletten, o zamanın parasıyla beş bin liraya yeniden satın aldık ama onun cami özelliğini katiyen bozmadık. Onu yine cami olarak halkın ibadetine açık tuttuk. Satılan otuz üç camiden, bu gün sadece üç tanesi ayaktadır: Biri bizim Yılanlı Camimizdir. Diğer ikisiyse: Karanlık Camiyle, Keskin Efendi Camii!
Diyeceksiniz ki öteki camiler ne oldu? Onlar, yeni sahipleri tarafından yıkıldılar. Yerlerine ya ev yapıldı ya dükkân ya bahçe! Şimdi burada belirteceğim önemli bir husus var: Ben, ömrüm boyunca, çeşitli tecellilere şahit oldum. Vakıf eseri o otuz camiyi devletten satın alarak yıktıranların hepsi de perişan oldular. Vallahi billahi onlardan kimisi iflas etti. Kimisi, amansız hastalıkların pençesinde inleye inleye öldü. Kimisi zürriyetsiz kaldı. Zamanla dilenenleri bile gördüm. Kimisi de paraya pula rağmen huzurunu kaybetti. Bir lokma ekmeği, ağız tadıyla yiyemedi.
O 1930’lu yıllardı, halk, korkusundan Cuma namazlarına bile gelemiyordu. Hazin hatıralarımdan biri de şudur: Ben, bizim Yılanlı Camimizde müezzinlik yapıyordum. Camimizin bir de imamı vardı. Vakit namazların genellikle ikimiz kılardık. Ama Cuma namazı için en az üç kişi olmak lazım! Cuma vakti girince kalkıp ezan okuyordum. Görüyordum ki üçüncü kişi yok. Kapının önüne çıkıp gelene gidene yalvarıyordum. “Yahu biriniz Allah rızası için gelin de cemaat olup Cuma namazını kılalım!” diyordum. Halk ürküyor, omuz silkip geçiyordu.
Kastamonu bir gâvur işgaline uğramış olsaydı, halk bu zulme karşı direnirdi. Ama kendi yöneticilerinin zulmü önünde kan kusuyor, “kızılcık şerbeti içtim!” diyordu.
El yazması eserlerimiz, kitaplarımız yakıldıktan, camilerimiz satıldıktan sonra sıra kıymetli halılara ve antika eşyalara geldi. Size hangisini anlatsam beyefendi? Musa Fakih veya Zihnizâde Camiinin çok güzel ve çok büyük bir halısı vardı. Bütün Kastamonu, o halının vakti zamanında beş yüz altına alındığını bilirdi. İşte o güzelim halıyı bir gün, Zihnizade Camiinden alıp valinin makam odasına serdiler. İtiraz etmek kimin haddine düşmüş. Halı, bir süre valinin ayakları altında kaldı. Sonra bir gün nasıl olduysa o nadide halı, vilayet konağından, hem de valinin makam odasından çalınıp gitti. 70-80 metrekare büyüklüğünde bir halıyı tek başına kim dürebilir, tek başına kim omuzlayabilir ve sonra hiç kimseye görünmeden vilayet konağından kim sıvışıp gidebilir? Hiç kimse, o halının, bir gece yarısı, nasıl kanatlanıp uçtuğunu öğrenemedi! Hiç kimse, o modern hırsızlık üzerine yürümek cesareti gösteremedi.
Kastamonu halkı “Bizim o antika halımız ne oldu?” diyemedi. Zamanın Kastamonu valisi de o müthiş hırsızlık üzerinde hiç durmadı. Sanki odasından, eski, günü geçmiş bir gazete parçası alınıp götürülmüş gibi bir tavır takındı. Polisler, eskici pazarlarında bir-iki dükkâna şöyle bir girip çıktılar, sonra onlar da işin peşini bıraktılar. Halının nerede, kimin evinde dürülü kaldığını çok iyi bildikleri halde oralara yanaşamadılar. Hatta çalınan halının çok yakınlarında nöbet tuttular. Hırsızlığa göz yumdular.
Şimdi bana Erbilli Mehmed Esad Efendiyi soruyorsunuz! 1930 yılında, Menemen’de, beş-on zırcahil adamın, beş-on beyinsiz yobazın gayrı İslâmi, gayri insanî, gayrı ahlâki vahşetini biliyorsunuz:
Ben dinsiz münevverden de, dindar cahilden de, yobazdan da daima endişelenmişimdir beyefendi! Çünkü dinsiz münevverle dindar, fakat zırcahil adamlar, milleti öylesine uçurumlara sürüklemişlerdir ki içinden kolay kolay çıkamamışızdır. Nitekim o Menemen hadisesini fırsat bilenler, Menemen katliamıyla hiçbir ilgisi olmayan ve İstanbul’da oturan Mehmed Esad Efendi 1930 yılında doksan yaşına basmış bir pir-i fâni idi. O yaştaki Esad Efendiyi ipe götüremediler. Hiçbir suçu olmayan oğlunun idam edilmesinden sonra, Esad Efendinin yemeden-içmeden kesildiği ve çok perişan olduğu söylendi. İşte o zaman Esad Efendiyi, kendi rızası dışında hastaneye kaldırdılar. Ben elbette görmedim, günahı anlatanların boynuna: İddia edildiğine göre, hastanede, Erbilli Mehmed Esad Efendiye, sükûna kavuşması için bir iğne yapmışlar. O iğneden sonra mübarek Esad Efendi, ebediyen sükûna kavuşmuş. Nura muhtaçların ellerinden kurtularak yepyeni bir dünyaya savuşup gitmiş. Ben onun vefat ettiğini Kastamonu’da öğrendim. Babamı kaybetmiş gibi oldum.
Ah biz ne günler yaşadık beyefendi! Rabbim, milletimize ve devletimize o karanlık günleri bir daha göstermesin!”


Etiketler: benlisultan,  
  # Yorum Yaz #

İsim :

Yorum :
(Max. 400 Karakter)

 
» Benzer 5 Konu
 Konu Başlığı Tarih Okunma
 Şeyhzâde Halil İbrahim efendi oğlu Ziya ŞÖY 10/10/2008 6735
 Sunuş ve ŞEYH MUHİTTİN EBU ŞÂME (BENLİSULTAN HZ.LERİ) 10/10/2008 4681

En Çok Okunanlar Son Yorumlananlar Hakkımda
BİTKİLER-SEBZE VE MEYVELER (15238)
BENLİSULTAN HAZRETLERİ HAKKINDAKİ BİLGİLER (8194)
Şeyhzâde Halil İbrahim efendi oğlu Ziya ŞÖY (6735)
Sunuş ve ŞEYH MUHİTTİN EBU ŞÂME (BENLİSULTAN HZ.LERİ) (4681)
ŞEYH ŞÂNİ HAZRETLERİ (4159)
MERHUM PROF.DR. ABDULKERİM ABDULKADİROĞLU HOCA VE BİR ŞİİR (3226)
ŞİFA DAĞITIR; DAĞI, TAŞI KASTAMONU’NUN (3212)
ABDÜLHAY ÖZTOPRAK (3197)
Şifalı Bitkilerilerle Hastalık Tedavisi (3004)
Kastamonu Destanı (2940)
AŞIK GARİPOĞLU (PEHLİVAN) (2)
DEVLET ARŞİVLERİ GENEL MÜD.-BENLİSULTAN KÜLLİYESİNE AİT ARŞİV EVRAK VE MÜSBİTELERİ (2)
MERHUM PROF.DR. ABDULKERİM ABDULKADİROĞLU HOCA VE BİR ŞİİR (1)
İSTANBUL DA KASTAMONULU BİR ALLAH DOSTU (1)
BENLİSULTAN HAZRETLERİ HAKKINDAKİ BİLGİLER (8)
KAYS-ÜL HAMEDÂNÎ ASGAR HAZRETLERİ (3)
ABDÜLHAY ÖZTOPRAK (4)
Hatıralar / Yedi Mehmetler Mangası (3)
Sunuş ve ŞEYH MUHİTTİN EBU ŞÂME (BENLİSULTAN HZ.LERİ) (2)
Kastamonu Destanı (3)
Kaynak  & Proje :Nurettin ŞÖYWeb Tasarım: Evren KALYONCU
www.toplistsitesi.net