|
Sunuş ve ŞEYH MUHİTTİN EBU ŞÂME (BENLİSULTAN HZ.LERİ) |
|
|
Peygamberimiz S.A.V. Hz.leri şöyle buyurmuştur. “Kim bir mü’minin hayatını yazarsa,sanki ona hayat vermiş gibidir.”
Mânâ erleri olan Allah dostlarının manevi iklimlerinde hüsnü-zân ile seyrü sefer eylemektir murâdımız.
BÜYÜK İNSANLARIN HAYATLARINI ANLATIRKEN…
Hacı Veyiszâde Mustafa Efendinin Hayatlarını anlattıkları kitabında Sn.Mustafa ÖZDAMAR Beyefendi öyle bir tespitte bulunuyor ki,kaçmadan,göçmeden,kelime oyunlarına sığınmadan gayet yalın bir ifade ve izah tarzı..kendi anlayış ve kavrayış dereceme göre şahsen hayran oldum..
--Bu büyük insanın (Hacı Veyiszâde Mustafa Efendi) hayatını derlerken,onu,önce torunu Mustafa FAYDA’ya sordum.İstanbul İstanbul İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof.Dr.Mustafa FAYDA,Hacı Veyiszâde’nin kızının oğlu: -“Hocam ,dedim.dedeniz merhum bir bilgeydi.Büyük bilgeydi.Büyük insanlık ailesinin her zaman muhtaç olduğu müstesna şahsiyetlerden biriydi.Onun hayatını derlemeyi ve belgesel roman tarzında kitaplaştırmayı düşünüyoruz.Biliyorsunuz,büyük insanların hayatlarını olduğu gibi verebilmek,oldukça zordur.Ya atar ya katar insanlar böylesi çalışmalar da…”
Evet bu cümle bizim mihenk taşımız oldu…Bu çalışmayı yaparken, “atmadan ve katmadan” tamamlayabilmektir gayemiz.
Prof.Dr.Abdulkerim ABDULKADİROĞLU’nun yazdığı Kastamonu’da Bayrâmîlik ve Şemsizade Ailesi Kitabının 7 nci sayfasında Sunuş Bölümün de Sn.M.Mesut BOYACIOĞLU,annesinin babası Şeyh Hafız Mustafa Sabri Efendi’nin kendi elleriyle yazdığı aile şeceresinin baş kısmında yazdığı şu cümle ile başlıyor. :
HASEP İLE İFTİHAR ŞER’AN CAİZ DEĞİLDİR.MAAMAFİH HASEBİ ZAYİ ETMEYEREK HIFZEYLEMEK LÂBÜDDÜR.
Anlamı şudur:Soy-sop ve geçmişle övünmek dînî kurallara göre câiz ve uygun değildir.Bununla birlikte soy-sop bağlantılarını koparıp kaybetmemek,hatta korumak şüphesiz ki çok yerinde bir harekettir, ….diyor ve sunuş bölümüne devam ediyor.
Yapılacak olan her işe ait bir çerçeve çizilmiştir ki, bunun dışına çıkmak sınırlarını zorlamak hiçbir kimseye bir faide sağlamaz,ciddiyet ve samimiyet ortamının muhafazası için göz önün de tutulması gereken olmazsa olmazlardan olan bir kuraldır bu. Geçmişin azîz hatırasına saygı duymak, vücuda gelen hizmetlerde emeği geçenleri hayırla yâd eylemek,gelecek nesillere geçmiş zamanların kültürlerine ait olaylarını aktarırken bazı atmosferlerdeki havayı koklatabilmek,
mevcut il kültürümüze katkıda bulunmak,vel hasıl gönüller de bir hoş seda bırakmak olacaktır inşallah gayemiz.
Eskiden tapu kayıtlarından belge çıkarmak isteyenler şöyle ifade ile dilekçeye başlarmış..falan yerde mûkîm ırsen mûrisi olduğum falan zâtın … diye devam eder. Bizim de ırsen murisi olduğumuz Benlisultan dergâhına hizmeti geçenleri, anlatırken duygusal yaklaşımlarımız veya ifadelerimiz olabilir, şimdiden Sürçi lîsan eylersek affola.
Anlatılan olayları,kişileri,yerleri ve bahsedilen konuları değerlendirirken,karşılaştırırken özellikle o tarihteki sosyal,ekonomik,kültürel,örf,adet,gelenek,görenek v.b kriterlere göre değerlendirilmesinin daha isabetli olacağını tahmin ediyorum.
NURETTİN ŞÖY
BENLİSULTAN KÖYÜ VE
SÎNELERDE BİR YÂD-I CEMÎL
ŞEYH MUHİTTİN EBU ŞÂME (BENLİSULTAN HZ.LERİ)
***
(1842-1925)
(KARAALEMDARZÂDE AİLESİ )
ŞEYH MEHMET ŞÂNİ HZ.LERİ
ŞEYH MEHMET ŞÂDİ HZ.LERİ
ŞEYH NURETTİN KARASU HOCA EFENDİ
DUALARIN ÖZÜNDEN,ÖZÜMLENEN BİR DUA
Şuâra sûresi Hz .İbrahim (A.S)’ın duası;
83- "Rabbim, bana hüküm (ve hikmet) bağışla ve beni salih olanlara kat;" 84- "Sonra gelecekler arasında bana bir doğruluk dili (lisân-ı sıdk) ver." 85- "Beni nimetlerle-donatılmış cennetin mirasçılarından kıl,"
ÖNCE İNSAN OLMAYI BECERMEK…
Tasavvufta; vekil olmak,halife olmak ,Şeyh olmak o kadar önemli değildir.Bunlardan en önemlisi önce insan olmaktır.(M.Rasim KILIÇ (K:S))
ÖN YARGILARDAN UZAK,
Müslümanlara bakıp,İslâmiyet hakkında kanaat sahibi olmak ne kadar yanlışsa,aslından uzaklaşmış veyâ uzaklaştırılmış tasavvuf müessese ve mensûblarına bakıp hüküm vermek de o kadar yanlıştır.(Dr.Selçuk ERAYDIN Tasavvuf ve Tarikatler)
HAYIRLI TOPLULUK
Kur’an-ı Kerim de: “Hakk’a yaklaşma husûsunda vesîle arayın”.Mâide S.5/35
“Sizi hayra çağıran bir topluluk bulunsun” Âl-i İmran S. 3/104
“Ey îman edenler!Allah’tan korkun,bir de doğrularla beraber olun”Âl-i İmran 3/31 buyrulmaktadır.
YARATILANI HOŞ GÖR….
-İki derviş Ramazan ayının yaz günlerine geldiği zamanların birinde seyahat için yola koyulmuşlardır.Gölgelik yerlerden gitmeyi tercih ederler haliyle.Vakit öğle üzerini aşmış yorulmuşlardır.Yorgunlukları açlıkları her halinden belli olmaya başlamıştır artık.Yolları üzerindeki bir manastırın yakınından geçerken bir rahip bunları görür ve önlerine dolaşır.Onları dinmeleri için manastırın bahçesinde gölgelik bir alana davet eder.Dervişler teklifi geri çevirmez kabul ederler,varıp oraya otururlar.Rahip gayet güleryüzlü ve samimi davranır dervişlere,hoşsohbet devam ederlerken bir ara rahip onlardan az müsaade ister az zaman sonra dönmek üzere.Giden rahibin arkasından dervişler birbirlerine derler ki ne kadar iyi bir insan hoşsohbet güleryüzlü birisi teklifini kabul edip geldiğimiz iyi oldu gelmese idik belki bu mubarek ramazan günün de bir insanı üzmüş olurduk diye konuşurlarken rahip öte taraftan çıka gelir amma gittiği gibi dönmez.Gelirken mükellef bir sofra ile dönmüştür,sofrayı dervişlerin önüne koyar .Buyrun afiyetle yiyin açlığınız ve yorgunluğunuz gitsin.Dervişler birbirlerinin yüzüne bakar.Yemekleri yeseler kasden oruç bozmaktan 61 gün oruç tutacaklar,yemeseler az önce kendi aralarında övgüyle bahsettikleri rahip kırılacak üzülecek işin için de kasıt da yok belli ki rahip ramazan olduğunu bilmiyor.Bütün bu sorulara cevap ararlarken içlerinden bi tanesi diyor ki –varmısın 61’i tutmaya.diğer arkadaşı da başıyla evet işareti yapıp ona katıldığını tasdikliyor,başlıyorlar yemek yemeye.
Farklı dinlerden olmalarına rağmen birbirlerine olan davranış şekli ve Tanrı'nın yarattığı insana verilmesi gereken değerin ne olması gerektiğini bariz şekil de anlatan bu darb-ı meselin örnek alınması temennimizdir. Kutlu Peygamberin Nevebi sofralarından nimetlenen kutlu insanlar ancak bu kadar zarif ve kibar olabilir.Reddi miras eylediğimiz bu insanların önünde saygıyla eğilmekten başka bir şey gelmez elimizden.
Gerçek hümanistlerin kimler olduğu hususunu, okuduklarınızın yorumunu sizlere bırakıyorum.İnsanların birbirine günaydın demeye dahi çekindiği,basit meseleler yüzünden bir hiç uğruna nice canlara kıyıldığı günümüz toplumunda ki insanımızın ne noktada olduğunu kimse görmezden gelemez zannederim.Bütün yatırımların önce insan eğitimi ve öğretimine yapılması lazım.Diplomalı cahilleri yetiştirip arkasına bir etiket ekleyerek toplum içine ve özelliklede topluma hizmet veren yerlere getirmenin hiç manası yoktur.Anaokulundan başlayıp üniversiteden diplomasını alana kadar geçen zaman zarfında insanımıza çok şeyler verilmeli eğitilmeli ve öğretilmeli.
-Eğitim Konusu ile ilgili olarak değerli mütefekkir ve ilim adamı Seyyid Ahmed ARVASİ hocamız ne diyor bakın; “Psikolojinin tek başına eğitim olayını açıklamayacağı açıktır.Eskiden eğitim,yalnız öğretmen ve öğrenci ilişkisi kabul ediliyor ve psikolojinin verileri yeterli görülüyordu.Oysa eğitim,bir sosyal olgu olarak tarih boyunca varlığını sürdürüyordu….Eğitime düşen görev,ham,kaba ve sistemsiz olan yaygın eğitimi çağdaş verilerle düzenlemek geliştirmek,ilmî bir eleştiriye tabi tutarak,toplumu yabancılaştırmadan çağdaşlaştırmaktır.Bu sebepten eğitimin vazgeçilmez niteliği “millî” olmasıdır.”(Eğitim Sosyolojisi –Burak Yayınevi)
TASAVVUF NEDİR?
Tasavvuf, İslam inanışına göre, ruhu kötü huylardan temizleyip (safa), hakiki bilgiye (yakın) ulaşma yoludur. Sufizm olarak da adlandırılır.Kavramları netleştirmek için mistisizm ile tasavvuf arasında herhangi bir ilişki olmadığını hatırlatmak gerekir. Mistisizm Hristiyanlığa mahsustur. Mistisizmin hedefi sevgidir. Tasavvufun hedefi ise akıl ile kavranamayan Allah'ın varlığını kavramak yani müşahade ve yakındır. Mistik kişi dünyada edilgendir ve kendisine verilenle yetinir. Tasavvufçu ise bir amaca yönelik olarak bir şeyh önderliğinde sürekli ilerleme amacını taşır. O nedenle mistisizmde şeyhler yoktur.
KAYNAĞI:
İslam tasavvufunun kaynağı olarak Islam peygamberinin peygamberlikten önce Hira mağarasında inzivaya çekilmesi gösterilebilir. Nitekim Peygamber orada nefsini terbiye ile uğraşmış ve halktan uzak durmuştur. Bunun neticesinde kalbi peygamberliğe hazır hale gelmiştir. Veliler de peygamberlerin varisleri olarak aynı yolu takip etmiştir.
Tasavvuf kelimesinin hangi kökten geldiği konusu tartışmalıdır. Zaten tasavvufçular için çok da önemli değildir bu. Arınma anlamındaki safa, yün giyinen anlamındaki sufi kökleri en çok itibar edilenlerdir. Zira tasavvuf arınmadır ve tasavvufçular bir fakirlik simgesi olarak yün elbise giyinirler.Tasavvuf etimiyolojik olarak af tasası anlamına da gelebilir. Allahın rızasını kazanmak ve yakına ulaşmak için af tasası içinde olmak sürekli bir tövbe ve edeb durumunda bulunmak.( tr.wikipedia.org/wiki/Tasavvuf - 66k)
GÜLÜ GÜL İLE TARTARLAR:
Hz. İsa (A.S.) ya civarından biri hakaret edip ağır laflar sarf ediyor. Dostları:
"Ya İsa, niçin ona karşılık vermediniz ?" diye sorunca, Hz.İsa'nın cevabı şu oldu: " Herkes yanındakini verir. Onda olan benim yanımda yoktu"
NEDEN TASAVVUF; Asıl amaç son nefeste imanlı gitmektir.Bunun için gösterilen sây-u gayrettir asl olan, gerisi teferruattır.Davud A.S. Hz.leri secde de halinde iken günlerce ağlarmış,otlar bitermiş ağladığı yerlerde..Mekr-i ilahiden emîn olmak yoktur,(son nefeste imanlı gitme)Şanlı halife Hz.Ömer (R.A) z.leri cennetle müjdelendiği halde imansız gitme korkusu ile titremiş,münafıkların listesi elinde bulunan Sahabe Huzeyfe (R.A)’den elindeki listede kendi ismi olmadığını öğrenince şükür secdesine varmıştır. İmam Şâ-râni Hz.lerinin Tabakatül Kübra isimli eserinde büyük evliya Süfyân-ı Sevri Hz.leri buyurur ki, -“zamanımda 3 tane büyük âlime hizmet ettim her üçü de son nefeste imansız gitti” buyurur.Manevi büyüklerimiz ,İzah edilen bu mevzuulardan dolayı imansız gitme korkusu karşısında dehşete kapılmışlardır,sonsuz bir alem ölüm yok daha ,sonsuz kere sonsuz kim izah edebilecek bunu,rakamlar aciz, akıl aciz ,insan hayal bile edilemiyor bu şekil üzere azap görmeyi, cehennemde yanmayı. Daha da kötüsü Cemâlullâhı ve Hz.Resulu Zîşân Efendimizi, görememeyi işte bu gerçekler, bilenleri, dünyadan ve onun kandırmacasından uzaklaştırmıştır.Uzaklaşmak demek mevcut ictimai ve sosyal hayatı terk edip sorumluluklardan kaçmak değildir, İmâm-ı Âzam Ebu Hanife hz.leri hem imamdı hem de tüccar.Alacaklısından borcunu tahsil için gittiğinde evin gölgesinden istifade etmedi ,alacağıma faiz bulaşır diye,Abdulkâdir Geylani Hz.lerine ahırlarında bulunan atlarını sordular, o devir de at demek şimdiki en pahalı otomobil idi, büyük insan boşuna büyük olmamıştı, anladı ne için sorulduğunu sorunun, ve derhal cevabını verdi, dedi;evlatlar atlar kalbime değil ahıra bağlı.Sahabe efendilerimizden zengin olanlar vardı onların zenginliği imanlarını kuvvetli olmasına engel değildi.Onların; düsturları şöyle idi,el kârda gönül yârda olmalı,halk içinde iken bile Hak ile olmalı,veren el alan elden hayırlı idi çünki.
Yapılan üç adet amel den bahsedilir ki her biri zahiri görüntüsü ile büyük sevap kazanılacak amellerdir.Yüce Allah C.C.’u kalpleri en iyi bilen O’dur.Amel sahiplerine hesap günü o yaptıklarını kendisi için değil de gösteriş için yaptıklarını yüzlerine vurur.Sevap diye başladığın şey oldu sana büyük günah.Kibir küçük şirktir.Mevlâmızın affetmediği tek günah şirk.Demek ki ibadet ederken bile günah işlenebiliyormuş.Peki içerden bunun oto kontrolünü kim yapacak işte bu noktada mürşidi kamillerin telkin ve tavsiyeleri girer ortaya.Onlar tavsiye ve telkinde bulundukları şeyleri bihakkın yaşadıkları ve yerine getirdikleri için söylemlerinde tesîr gücü vardır ve etkili olurlar karşısındaki insanlara karşı.Söylediğini yaşayan;yaşadığını söyleyen.Şu özellikleri kelimelerin izah edemeyeceği bir durum dur ki; bir kişi de olsa bin kişi de olsa karşısında, kalplerdeki manevi ihtiyacı karşılayacak şekilde sohbet ederler ve sohbet sonunda ister bir olsun, ister bin, her bir kişi hocaefendi sanki kalbimi okudu da eksikliklerimi söyledi der. Sudurlardan sâdır olan ,Rabbâni ilim bu olsa gerek.
Tasavvuf erbabı,der ki bu ilim sâdır ilmidir,satır ilmi değil.Satır ilminde gördüğünü yazarsın,duyduğunu söylersin.Bu tabirlerin anlamını ehli bilir ancak.Bu tabire İlmiye sınıfının itiraz noktası şudur;rahleyi tedristen geçmeyen elif,be’yi bihakkın hatmetmeyen nasıl olurda insanları irşad eder.Kur’an-ı Kerimde geçen Kehf suresindeki Hz. Musa ile Hızır A.S’ın aralarında vukuu bulan hadisedir ki,ululazim bir peygamber ilim tahsili için Hızır A.s’ın peşine düşmüştür.Hızır A.S’ın gerçekleştirdiği fiiller şer’i manada incelendiğinde hüküm bellidir nettir yapılan fiil yanlış gelmektedir insana, ama neticesi itibari ile incelendiğinde takdire şâyandır.İlmi Ledün apayrı sadece ve sadece ehlinin vâkıf olabileceği bir ilimdir ki herkese nasip olmaz ve her yiğidin de harcı değildir.İlmiye sınıfı, Ümmiliği kabul etmezler,Üves el Karâni Hz.leri ümmi idi.Ümmi Sinan Hz.lerini,Lâdikli Ahmed Ağa’yı herkes bilir.Son iki yıl olmasa idi Numan helak olurdu demişti Sabit Bin Numan İmamı Azam Ebu Hanife hz.leri.O büyük zatı korku ve endişeye sevk eden neydi,Meşhur Bursa Kadısına sokaklarda ciğer sattıran Üftade Hz.leri neyi temsil ediyordu.Yunus Emre Hz.lerinin kitaplarını tetkik edip uygun görmediğini nehre atan Molla Kasım hangi beyti okuyunca beyninden vurulmuşa döndü.Koskoca cihan padişahı Fatih Sultan Mehmed Han’ı talebeliğe kabul etmeyen(senin mâlik olman,sâlik olmandan yeğdir) onu vazifesine devam için ikna eden kimdi neydi, bu insanların etkileri neydi ki,neden bu kadar etkili oluyorlardı.Hz. Mevlâna,Hacı Bektaşi Veli Yunus Emre,Şeyh Şabanı Veli,Benlisultan Hz.leri aradan geçen yüzyıllardan sonra bile insanların kalbindeki sevgilerinden hiçbir şey kaybetmemişlerdir.Yakın tarih güzel Kastamonu ‘muza bakınız,Deli Eşref .Eşref efendi olarak bilinen ehli irfana yakın olanlara göre bir veli Allah dostu ,bilmeyene anlamayana göre ise meczub.Amma hâlâ adı dillerde gönüllerde menkıbeleri anlatılıyor,nice mektep medrese ehli büyük diplomalı zevat ise sadece yaşadıkları çağ da anılmış sonra unutulmuş burada inceliği fark edebilmek için Mevladan yardım dilemek lazım.
Efendimiz S.A.V. Hz.lerinin büyük cihad olarak bahis eyledikleri nefs terbiyesi muhakkak ki ehil mürebbiyelerin eli ile gerçekleşmesi halinde faydalıdır.Nefs şöyle tabir edilir yedi başlı bir ejderha bu ejderhanın her bir başında yetmiş baş bulunur.Her babayiğidin harcı değildir bunlarla baş etmek.Kardeşi, kardeşten;arkadaşı, arkadaştan;anayı,oğuldan koparan bunu da Rızâ-i Bâri adına yaptığını söyleyen sapık ve sahtekârlar, bu işi sabote etmek için şeytanın ajanlığını yapan cahiller güruhudur.Hallerini,hareketlerini düzelterek,memlekete,millete faydalı olmak iştiyakında olan,Allah demek isteyenlerin önüne bir sürü engel çıkaran bu nâehil kimselerin elinde oyuncak haline gelmiş saf niyetli bir sürü müslümana şahit olmuşsunuzdur.Özellikle zararlı alışkanlıklara bağımlı olan insanlar bu kötü işlerden kurtulmak için ruhunda kopan fırtınaları teskin etmek amacıyla sâkin ve huzurlu bir liman arar, tövbe edip huzurlu bir hayat yaşamak isteyerek, kendilerini bu hayattan kurtaracaklarına inandıkları kişilerden ilk gördüklerine, araştırmadan soruşturmadan tabîi olurlar.Orada her duydukları her gördükleri doğrudur onlar için,araştırma yoluna gitmezler söylenenlerin doğru olup olmadığı hususunda,bir şeyleri araştırıp soruşturdukları zaman sanki eski süfli hayatlarına bir elin onları tutup atıvereceğini ve o eski bataklıktan hiç çıkamayacaklarını zannederek her söylenene,her yapılana evet derler.Birileri de bu insanların bu psikolojilerini bildiklerinden onlardan çeşitli şekil de dünyalık olarak yararlanırlar.Bu noktada kim kazanır kim kaybeder yarın mahşer günün de âyan beyan ortaya çıkacaktır. Ancak ehli sünnet vel cemaat çizgisindeki Muhammedî yoldan ayrılmayan, kılı kırka yaran,yanına gelen insanların cepleri ile değil de kalpleri ile ilgilenen, kutlu insanların nurlu yolunda, onlarla beraber onların nurlu izinden yürümekle ancak bu nefs denilen canavar ile baş edilebilir.İzlenen yolun farklılığı insanların farklı karakterlerde yaratılmasından başka bir şey değildir.Bu doğal farklılığı, düşmanlığa dönüştürmeye kimsenin hakkı yoktur ve bu işlere önayak olanların vebali çoktur.
Evet 21nci yüzyıla geldik,1400 yıllık bir tecrübe birikimi var önümüzde.Bir Kerbelâ vakasını gördük ki,din adına dini getiren şanlı peygamber torunları katledildi hâlâ yüreğimiz yanar,Menemen Vakâsını yaşadık kanımız donar,cahil insanların neler yapabileceğini gördük,uzağa gitmeye gerek yok 80 li yıllar ders oldu bize derken cahalet yeniden hortladı Madımak’ta,o zamandan bu zamana yaşanılan acı olaylardan yeteri kadar tecrübemiz oldu,mihenk taşlarımız belli,artık anlaşıldı ki insanların hoşgörü zemininde kimseyi inancı nedeniyle itelemeden kötülemeden, asgari müştereklerde buluşarak, bu yaşanası dünyayı daha yaşanılır hale getirmekten başka çareleri yoktur.Son noktayı koymuştur Hz.Peygamber efendimiz. “Kendin için istemediğini,başkası için isteme.”diye söylemiştir.Daha ötesi yoktur bu işin vesselam.
“Zât-ı Hak’ta mahrem-i irfan olan anlar bizi,
İlm-i sırda bahr-ı bî-pâyan olan anlar bizi.
Bu fenâ gülzârına bülbül olanlar anlamaz,
Vech-i bâkî hüsnüne hayrân olan anlar bizi.
…
Ey Niyâzî katremiz deryâya saldık biz bugün,
Katre nice anlasın ummân olan anlar bizi…”
Niyâzî Mısrî’nin (1617-1694)
EDEB Ya Hû…
Bahaeddin-i Şah-ı Nakşibendî (k.s.) buyurmuştur:
Men vasale illa bil edeb,Men sakate illa bi’t-terkil edeb (Kim Hakka ulaşmışsa ancak edeble ulaşmıştır. Kim de makamından düşmüşse, ancak edebi terk etmesindendir.)
Edep bir tâc imiş ol nûru Hüda dan.Giy ol tâcı Emin ol her belâdan.(Anonim)
Cüneyd-i Bağdâdî KS Hazretleri buyurmuşlardır ki:
"Edeb ikidir: Biri gizli, biri de âşikârdır. Gizli olana âdâbüs-sır derler ki, kalbin tahâreti ve temizliğidir. Bu, mânevî olan âdâbdır. Aşikâr olanı ise temizliğin zàhir olanıdır ki, bu da bütün a'zâları ma'siyyetten, küçük-büyük bütün günahlardan ve kusurlardan muhafaza etmektir."
İnsanın edebi,zeheb(altın)inden daha hayırlıdır.(Anonim).
SAKIN TERK-İ EDEPTEN
Sakın terk-i edepten, kûy-i Mahbûb-i Hudâ'dır bu; Nazargâh-ı ilâhîdir makam-ı Mustafâ'dır bu.!..
Felekte mâh-ı nev Bâbu's-selâm'ın sîne-çâkidir; Bunun kandîli, cevzâ matla-ı nûr-i ziyâdır bu!
Habîb-i Kibriyâ'nın, hâbgâhıdır fazîlette; Tefevvuk kerde-i arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ'dır bu.
Bu hâkin pertevinden oldu, deycûr-i adem zâil; Amâdan açtı mevcûdât, çeşmin tûtiyâdır bu.
Murââd-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha; Metâf-i kudsiyândır, bûsegâh-ı enbiyâdır bu.!
Nâbî
17. yüzyıl (IV. Mehmet dönemi) Osmanlı şairlerinden Urfalı Nâbi, bir grup devlet erkânıyla hacca gitmek üzere yola çıkar. Medine-i Münevvereye yaklaştıkları gece, Peygamber Efendimiz'in (sav) huzuruna varma aşkıyla uyku uyuyamayan Nâbi, bir devlet adamının, ayakları kıbleye karşı uyuma gafleti üzerine, o anın ilhamıyla bu kasideyi söyler ve yazıya geçirir. Medine-i Münevvere'ye girdiklerinde sabah ezanının okunma vaktidir ve minarelerden Türkçe bir kaside okunmaktadır. Nâbî, dehşetle, okunanın kendi şiiri olduğunu farkeder. Hemen müezzine koşar ve bu şiiri nereden öğrendiğini sorar. Müezzin şöyle cevap verir: Bu gece rüyamda Efendimiz (sav)'i gördüm, bana 'Ümmetimden Nâbî adında bir şairin, benim hakkımda yazdığı bu kasideyi oku!' dedi. Ben de aynen okudum. Nâbî sevincinden bayılıp, düşer...
Edep;ön şart ve ilk adımdır, başarıyla atıldığı zaman merdivenin basamakları daha sağlıklı çıkılır.Tekke ve dergahların duvarlarını süsleyen serlevhaların başında gelir, evlerimiz de bulunur.Edeb yâ Hû.Temeli Şanlı Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Hz.lerinin rahle-i tedrisin de yetişen eshab-ı suffa zamanın da atılmıştır.O güzel insanlar Efendimiz A.S.’mı dinlerken o kadar edebli idilerdi ki,başlarına kuşlar konardı da haberleri olmazdı.Hiç kimse Peygamberimizin yüzüne bakmaya cesaret edemezdi hayasından dolayı,seslerini ondan alçaltarak konuşurlardı,bedeni hareketleri de ha keza aynı idi.Hz.Ebu Bekir R.A. ve Hz.Ali R.A. yolu ile günümüze ulaşan tasavvufî akımlarda en evvel talibliye öğretilen edep olmuştur.
DÜNYA SULTANLIĞINI MI? AHİRET SULTANLIĞI MI?
İbrahim Edhem hz.leri Belh şehrinin Sultânı idi.Bir gece sarayında yatarken çatıdan sesler geldiğini işitti seslendi kim o diye.Cevap veren kişi deve mi kaybettim onu arıyorum dedi, İbrahim Edhem hz.leri yahu dedi adam devenin damda ne işi var.Cevap verdi çatıdaki; Allah aşkını sen nasıl kuş tüyü yataklarda yatarken ararsan ben de deve mi çatıda ararım.Cümle bu kadar.Her şey dondu, saatler durdu,başını iki eli arasına alıp düşünmeye başladı Belh şehrinin sultanı.Evet söyleyen doğru söylüyordu.Tâcı tahtı bıraktı vezirine, eline aldı asasını o diyar senin bu diyar benim dolaştı.Mürşidini buldu hayatı değişti,günlerden bir gün bir ırmak kenarında O sultan eskiyen elbisesini tamir ediyordu,güneşte kızaran vücuduna rağmen işine devam ediyordu.Tâcı devir ettiği veziri o yöreden geçerken gördü padişahını haline acıdı yanına vardı selam verdi efendim tâcınız tahtınız sizi bekliyor buyurun gidelim sultanım dedi..O mübarek vezirinin yüzüne bakarak elindeki iğneyi nehre atar ve sonra da seslenir iğneyi getirin diye.Nehrin yüzü bir anda balıklarla dolar içlerinden bir tanesi,iğneyi ağzına alır ve kıyıya gelir İbrahim Edhem hz.leri uzanır balığın ağzından o iğneyi alır sonra vezirine dönerek der ki,şimdi söyle bakalım o sultanlık mı iyi yoksa bu sultanlık mı?
ZÜHD SAHİBİ OLANLAR:
Şeyh Şâban-ı Veli hz.leri buyururlar ki “Zahid(zühd sahibi)ise bir fakir gelip de bütün mal ve mülkünü istese yanında onu vermekle bir tozu alıp bir tarafa atmak arasında bir fark ve ehemmiyet görmeyen kimsedir…”(Fazıl Çiftçi)
Bir serveti vereceğiz de elimiz yüreğimiz titremeyecek ,ihtiyaç sahibi bir insana bir simit parası verirken bile kırk defa düşünüyoruz.
Zunni Mısrî hz.lerine bir ev hediye edildi,gitti kapıyı açtı içerde oturmaya hazırlanırken kapı çalındı açtı kapıyı .Gelen Allah Rızası için bir şey istiyordu,hemen isteyen kişiye, kendisine hediye edilen evin anahtarlarını eline tutuşturuverdi al hayrını gör dedi arkasına bakmadan çekti gitti. İşte o büyüklerle bizim aramızdaki fark .Zühd,verâ,takvâ,hayâ..
CAHİLDEN EVLİYÂ OLMAZ.
Cenab-ı Hak Teâla Hz.leri bir kimseye velayet nasip edecekse, o kimse ümmî de olsa ona ilm-i zarûrî ihsan eder.Amel ve ibadetleri yapacak kadar,şer-î ilimleri bilir.(Mehmed Feyzi Efendiden Feyizli Sözler)
EVLİYÂLIK TASLAMAK;
Yalan yere evliyalık taslamak,îmansız gitmeye sebeptir.(Mehmed Feyzi Efendiden Feyizli Sözler)
Burunları kâf dağında olan,nefsinin pençesinde haps olmuş mürşid olarak geçinen bîçâreleri gördükçe bu sahte tasavvufçuların arkasına gizlendikleri maskelerin neler olduğunu ve sahte yüzlerini, onlara acıyarak temaşa ediyoruz. Bu umut taciri cehennem taşlarının bilinmesi ve bunlara uyulmaması için toplumumuzun uyanık olması,bilinçlenmesi lazımdır.Maalesef toplumumuzda en kolay yapılan siyaset ve ticaret,inançlar üzerinden yapılandır.Çünki saha çok geniş olduğundan çalışma alanı ve ortamı gayet müsaittir.Toplumu çeşitli sapkınlıklara kanalize etmek isteyen ve bu yolla ceplerini,kasalarını doldurmak en tehlikelisi de devletin bekası yönün de zaafa uğramasını isteyenlerin cirit attığı bir meydandır.Eskiden bu tür akımlara kırsal kesimin okumamış halkı kapılırmış şimdi bakıyoruz aydın görünen yüksek diplomalı insanlar dahi bu akımlara kapılabiliyorlar.Mevlâ cümlemize akıl ihsan eylesin,neyi niçin yaptığımızı bilebilelim.
Birbirlerine sevgi, muhabbet aşılayan,sevgi ve merhamet tohumlarını yeryüzüne saçan;kin,garez,nefret gibi kötülüklerin yeryüzünde insanların arasında yayılmasını önlemek için ellerinden gelen gayreti sarfeden örnek insanlara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Râzî rahimehullah buyurdu ki:
“Bu asırda meşihat davası yapan kimselerin çoklarının sohbeti semmi katildir (öldürücü zehirdir). Yalnız Cenab-ı Hak’dan ilham ile yahut ehli tarikden sadıkların şehadeti ve sıdkının emmaresi zâhir olursa, onunla musahabet de fayda olur. İzinsiz şeyhliğe başlayan kimsenin ifsâdı, islahından çok olur. Bu gibi şeyhlere Kuttâ-ı târik-ı (yol kesici) günahı yazılır. Böylelerinden kaçınmak lazımdır. Çünkü bunlarda, insan kılığında şeytanlık vardır ki onu bilmek çok zordur.
Babadan veya dededen miras, müteşeyyih evlatlarla, ilimsiz ve amelsiz şeyh kisvesine bürünmüş kimselerle musâhabet (sohbet etmek) caiz değildir. Her kim ki, Cenab-ı Hak ile “Sıdkım hâlısdır, Hakiki rütbeye erdim” diyerek şeriat-ı garraya tabi olmazsa ve tekalifi şer’iyye’nin kendinden sakıt olduğunu iddia ederse, iyi bilsin ki, böyle olan kimseler zındıktır. Böyleleriyle ünsiyetten sakınıp bunların sohbetinden derhal uzaklaşmak lazımdır. Böyle echel müteşeyyih müsvetteleri bilmelidirler ki, şeriat, hakikat tohumunun kabuğudur. Kabuk yardım etmezse tane nema bulmaz ve büyümez. Halbuki, ehl-i hakikat ittifak ve ittihad ettiler ki, bir hakîkat ki, şeriat o hakikatı red ederse, o hakikat değildir; zındıkadır. Her kim ki tekalif-i ilahi ipini boynundan atarsa bâtıla ve dalalete düşer.
NÛR HALKASI-LANET HALKASI
Abdest aldıkların da büyükler boyunlarına mesh ederken “Allah’ım boynuma lânet halkasını geçirme” diye dua ederlermiş.Bazı insanlar var ki hülyalara kaptırmıştır kendini, arş-ı âla da beliren halkayı kendi boynuna geçsede velayet tâcı başıma konsa diye arz-ı endam eyler dururlar.Velayet tâcı bir nûr olsa gerek öyle herkesin gelip başına konmasa gerek.Mânevi çekim alanı oluşturanlar,yüzlerine bakıldığın da Allah (C.C)’ı ve Şanlı Peygamberini hatırlatanlar,karşısındakinin kalbin de sürûr oluşturan,çiçekler açtıran manevi haz aldıran, baktıkça yüzlerine bakmaya doyum olmayan bu insanlar Allah’ın lütfu Keremi ile bu işe seçilse gerek. İblis (Aleyhillağne) Hz.Adem A.S.’dan önce yeryüzünde ders veriyordu meleklere ve gökte asılı duran lanet halkasını göstererek,bu diyordu ilerleyen zamanlarda birinin boynuna geçecek.
ÜMİD VE KORKU ARASINDA BULUNMAK
Havf ve reca her inanan insanın kalbinde tuttuğu ve tutması ve ona göre hareket etmesi gereken bir duygudur ki,emniyet sübobudur.Fazla ileri gidince,imansız gitme korkusu insanı frenler,fazla geri kalıp tam ben cehennemlik bir insanım demeye başlarken bu kez de ümit devreye girer.Mevla, Umduklarımıza nail,korktuklarımız dan emin eyleye, işte İnsanoğlu bu med-cezirler arasın da gidip gelir.
“Ümit ve korku arasında olmak, her insan için lazım olan bir dengedir. Zira, ne kadar Müslüman olursak olalım yine imansız ve cehennemlik ölebilmemiz mümkündür. Ne kadar günahkar yaşasak yaşayalım sonunda Cenab-ı Hak tevbe nasip eder, imanlı ve cennetlik gidebiliriz. Hz. Ebubekir (r.a.)’in şöyle söylediği nakledilir: Gökten bir ses duysam ki "tüm insanlar cennette olacak bir kişi cehennemde" diye, korkarım ki cehenneme gidecek o bir kişi ben miyim? Yine "tüm insanlar cehennemde olacak bir kişi cennette" denilse, ümid ederim ki acaba cennete gidecek o bir kişi ben miyim?. Müslümanın imanı "Havf ve Reca", korku ve ümit arasında olması gerekir. Hiç kimse Allah'ın azabından emin olamaz. Ancak onun gazabından rahmetine, azabından bağışlamasına sığınarak cennetini ümid ederler. Bizde bu dengeyi muhafaza etmeliyiz. İbadetimizi hakkıyla yapıp Cenab-ı Hakkın bizi cennetlikler listesine almasını ümit etmeliyiz.”( www.sorularlaislamiyet.com)
HOŞGÖRÜDE, ZORLANAN SINIRLAR
….Benim o zaman çok berbat günlerimdi.Ne şaşkınlıksa gittim,türbenin önündeki kanepelerden birine oturdum,içiyorum.Meze de var artık.-Ne zaman oluyor bu?(Kitap yazarı soruyor.)-Akşamdan, aman ağam demişim,yassıdan sonra filan işte geşmiş gün…Derken biri yaklaştı yanıma.Şöyle alaca bulaca bir karanlık var ortalıkta.Sakallı,eli bastonlu biri yaklaştı.Eğildi,mezeden lokmacık aldı.:Oğlum,dedi,bu helâli şu haramla kirletme!Çoluğunu çocuğunu bekletip üzme!Kendini de böyle harap etme!Böyle dedi,sonra da sırtımı tıpışladı gitti.(Hacı Veyiszâde-Mustafa ÖZDAMAR SYF 136) (Konuşmalar mahalli ağızla yazılmış fakat buraya alırken değiştirdim.)
Sosyal bilimler ne der bu işe bilmem amma kendisi derya olan bu âlimler asil davranıları ile hep çekmişlerdir,itmemişler merkezi çekim kuvvetini bu yolda harcamışlardır.Düşseydi ham ve kaba bir softanın eline vay haline o vatandaşın.
Bir mecliste oturan gençlerden bir tanesi o an için sergilediği hareket ile yadırganacak bir ortam içinde bulunmuş bunu gören bizim ham softalardan biri vermiş veriştirmiş gence şöyle terbiyesiz böyle adapsız bunu duyan genç az önce yaptığı hareketi bırakıp normale döneceği halde tamamen zırvadan çıkmış bir hale bürürnmüş.O sırada içeriye devr-i kadim bir beyefendi girmiş o genci o halde görünce hiç istifini bozmadan –Vay efendim siz falanzâdelerden falan beyzâde değilmisiniz,pederi âlinize saygı hürmetlerimi arz ederim hususan …diye delikanlıyı taltif ederken daha cümlesi bitmeden o genç olumsuz halini aniden bırakarak edebli bir hale bürünerek, tevazuu göstermeye başlamış.Kıssadan hisse..Arife tarif gerekmez.
KULUN HÜSNÜ ZANNI,..İLE CENNETE GİDEN GÜNAHKÂR
Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v. buyurdular ki:
"Allah Teâla hazretleri diyor ki: "Ben, kulumun hakkımdaki zannı gibiyim. O, beni andıkça ben onunla beraberim. O, beni içinden anarsa ben de onu içimden anarım. O, beni bir cemaat içinde anarsa, ben de onu daha hayırlı bir cemaat içinde anarım. O, şayet bana bir karış yaklaşacak olursa, ben ona bir zira yaklaşırım. Eğer o, bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, bende onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.” Buhari, Müslim
Kastamonu-Taşköprü Uluslar Arası sarımsak kültür festivali için buraya gelen ve bir vesile ile kendisi ile tanışma şerefine eriştiğim Değerli insan Celal YAZICI beyefendiden dinlemiştik…Köyün birinde annesinden başka kimsesi olmayan gariban ,içkiye müptela bir genç yaşar ve bu bir gün hastalanır,ince hastalık denilen vereme yakalanmıştır,kurtulma imkanı da yoktur.Köyün muhtarı,köyün imamaına giderek falan sarhoş genç artık ölmek üzeredir,öldüğü zaman onun cenazesini yıkamayacağın gibi,köyün mezarlığına defnedilmesini de engel olacaksın.Dedikleri gibi o genç vefat eder,annesi gelir imama oğlunun cenaze tekfin işlerini yapmasını ister ,imam da muhtarın ihtarını anlatır bu vazifeyi yapamayacağını söyler.Çaresiz kadın oğlunun cesedini sırtına yükler başlar yürümeye köyden uzaklaşıp bir ovaya geldiğinde bir çobanla karşılaşır,çobana durumu izah eder çoban elinden gelen ne varsa yapmaya hazır olduğunu fakat cenaze yıkamasından,namazını kıldırmasından anlamadığını söyler.Yaşlı kadın yapılacak işleri ben tarif ederim yeterki sen yardım et der çoban kabul eder.Mevtayı bir dereye götürürler annesinin tarifi ile çoban cenazeyi yıkar,namazını kılar sonra bir mezar kazar ve mevtayı toprağa indireceği sırada Allah’a şöyle bir niyaz da bulunur.Ya Rabbi…biliyorsun ben misafiri çok severim.Misafir gelince düğün bayram ederim,ona önce süt kaynatır veririm karnını bir güzel doyururum,işte şöyle ağırlarım,böyle ağırlarım.İlahi ya Rabbi huzuruna biraz sonra göndereceğim ve senin misafirin olacak bu arkadaşa sen de ikram eyle ya Rabbi der ve defin işini halleder..Aradan geçen az bir zaman sonrasında köyün imamı o genci rüyasında görür.Cennet nimetleri ile donanmış bir şekilde gayet güzel bir vaziyette görür.Sabah olunca gencin annesine gider durumu anlatır,teyze ne yaptınız da bu geç bu derecelere kavuştu der teyze de olanı biteni ve çobanın duasını anlatır….
Kişilerin şekline şemaline bakıp da hüküm veren onları hemen bir yerlere namzet eyleyen kısa görüşlü dar kalıplar içinde hareket edenler, Tanrı’nın rahmetinin taksimatının kendi ellerinde üzerlerine tapulu imiş gibi davrananlar, takkelerini önlerine koyup düşünmeye varsalar iyi olur.
Kıdemli bir ilçe müftüsünden dinlemiştim..Kot pantolonunun ilk moda olduğu ve hippilik akımının gençler arasında yayılmaya başladığı zamanlarda kıyafeti ve tarzı yüzünden ayıpladığı bir genci o gün caminin en ön safında gördüğünü ,herkes çıktıktan sonra o gencin vecd içinde nasıl samimiyetle dua ettiğini bizzat müşahede ettikten sonra bir daha hiçbir kimseyi,saçı ile giyim tarzı ile eleştirmeyeceğine dair kendi kendine söz verdiğini söylemişti.
KEŞFEDİLMEYİ BEKLERKEN KAYBOLUP GİDENLER:
Kaynağını hatırlayamadığım fakat güncel yaşamdan aldığımı zannettiğim insan karakteri ile ilgili bir tespiti sizlerle paylaşmak istiyorum… “Hepimiz de içimizde kaynayan değerlerin hemen keşfedilmesini istiyoruz,olağan üstü yanlarımızı,hedeflerimizin büyüklüğünü bilsinler,bu fedâkar adanmışlığımıza bakarak bizi kutsasınlar/kutlasınlar istiyoruz.Sonra da ya yeteneklerimizi kıskanıyorlar yada bizi görmüyorlar,önemsemiyorlar diye hayıflanıyoruz.”
Övülmek,övgüye mahzar olmak nefis atını şahlandırır,şahlandıkça da gözünü karartır,dengeyi kuramadığı takdirde insanın ayağının manevi alemde kaymasına sebep olur.Maneviyatı sağlam olmayan insanın maddiyatından da hayır gelmese gerek,tek kolu olan insan ile çift kolu olan insanın durumunu düşününüz.Temel yaklaşım duygu dünyamızda karşılaştığımız övgü ve yerginin karşısında etkilenmemektir.Övüldüğün zaman da aynı kalabilmek,yerildiğin zaman da aynı kalabilmek.Yiğitlik budur.
KAPRİSLER CENDERESİNDE SIKIŞIP KALAN ENECİLER(BENCİLLER)
Dar kalıplara kendini sığdırmış olan sığ insanlar,at gözlüğü kullanmayı adet haline getirmişlerdir.Kendileri ve etkileri altında bulundurdukları insanları o dar açılı daireden çıkarmayan ve çıkarmak istemeyen bu sözde kurtarıcılar,tek tip bir insan tipi oluşturmaya çalışırlar,robotlaştırılmış bu insanlara dikte ettikleri şeyleri zahmetsizce yaptırırlar.Emir almaya alışmış olan bu insanların zamanla sorgulama yetenekleri bir şekilde yok edilmiş olduklarından hep aynı çevrede kalarak dışarı gün yüzüne insan içine çıkmak istemezler sosyal hayata dair eylemlerin ve aktivitelerin oldukları mekanlardan kaçarlar.Sıla-i Rahim Allah C.C ‘ın emri olduğu halde anneden,babadan,kardeşten,akrabalardan,komşulardan kaçarlar ve bunlarla ilgi ve alakalarını kesmiş durumdadırlar.Halbuki Üveys el Karanî Hz.leri sırf annesinin emrine riayet etmek için Hz.Peygamber Efendimizi göremeden kapıdan dönüp gitmiştir ki. O’nun Efendimize olan sevgisini ve Efendimiz S.A.V. Hz.lerinin O’na verdiği kıymet mâlumdur böyle nice örnekler var iken dahi ailelerini, öz anne babasından dahi kıskanır sakınırlar.Hep aynı gazeteyi aynı dergiyi okurlar alışveriş ettikleri esnaf bellidir kullandıkları markalar bellidir.Başlarını kumdan çıkardıkları takdir de gerçeklerle karşılaşmaktan,gerçekleri kendilerine söyleyecek insanların tavsiye ve telkinlerini dinlemek, bu gerçekleri hayatlarında uygulama cesaretinden yoksundurlar.Medeni cesaretlerini içinde bulundukları esâretten dolayı ön plana çıkaramazlar.Sorgusuz sualsiz itaat için vardırlar,zembereği kurulmuş oyuncak bebekler gibi ancak tek yöne gitme kabiliyetleri vardır,ancak bir el onları alırda başka yöne sevk ederse ne yapacaklarını şaşırırlar. Bu çizginin dışına çıkmayı davalarına ihanet sanırlar.İç dinamiklerini sağlam ve ayakta tutmak için içinde bulundukları sistemin koruyuculuğuna soyunmuş olan ammâ tam usta olmayan kalfa ve çıraklar tarafından sürekli kontrol altında tutulmaya çalışılırlar, gardiyanlık yapanlar işlerini aklı sıra sıkı tutmaya çalışır.Bu gözetmenlerin üzerlerindeki etkisi o kadar têsîrlidir ki,attıkları adımları,aldıkları nefesleri bile haber vermek zorundadırlar.Bazen de içlerinden çıkan uyanıklar şahsi menfaatleri icabı dış dünya ile irtibat kurarak işlerini görüp tekrar kale içindeki surlarına çekilirler.Önce insan olma erdemine sahip olamayan bu sapkın gruplar kendilerinden olmayanları ayırma yoluna giderek hareket ettikleri grup psikolojisi neticesinde kendi birlik ve beraberliklerini perçinlediklerini sanmaktadırlar.Doğruya bakış açıları ise, sadece kendi doğrularını kabul ederler,kendi vehim ve varsayımlarından oluşan düşüncelerini taçlandırarak inanç tahtına oturtmak suretiyle sertaç eylerler.Sekiz cennetin tahsisi sadece kendilerine mahsus olup kendilerinden olmayanlar açıkta kalmışlardır,yapacak bir şey yoktur açıkta kalanlar basiret gözünü açıp ellerini çabuk tutup bir an evvel kendilerine dahil olsaymışlar diye avuntu yaparlar..İki taraf vardır kendilerince biz ve bizden olmayanlar. Bütün bu yaptıklarını ne adına uyguladıklarını sorduğunuz zaman da cevap bellidir,İslam adına,İslamın en güzel şekilde yaşanmasını sağlamak adına, yapmışlardır.Halbuki bu kutsal dinin zerresine dahi vâkıf olamamışlar ve Güzelim İslâmı anlayamamış nice sapkın topluluklar görürsünüz,İslamın Yüce peygamberinin sosyal hayatının hiçbir kesitinde aşırılık yoktur.O hidayet rehberi,rahmet peygamberidir,gayet sade bir hayat sürmüştür.Yeri geldiğin de elbisesinin söküğünü kendi dikmiş,koyunundan sütü yine kendi elleri ile sağmıştır.Gayrımüslüm olanlarla olan münasebetlerine bakın aşırılık yoktur itidal vardır.O’nun halifeleri de aynı şekilde aynı yolu takip etmişlerdir.
Yukarı da izah etmeye çalıştığım sosyolojik tahlil, aşağı da izah edilen görüşle paralellik arz ettiğin den buraya alarak açıklamayı uygun gördüm.Akademik bir çalışma ortamında doktora çalışmasının temelleri üzerine oturtulmuş olan tez’inde Dr.Yılmaz SOYYER ,Sosyolojik Açıdan alevi-Bektaşi geleneği,syf.17-18 kitabında Soyutlanmış topluluk kavramı ile ifade eder. “Teknolojinin bütün gelişmelerinden imkanları oranında yararlanan,-gelişme- fikrine açık;ancak inançları çevreyle uyuşmadığından dolayı onlarla ilişkide bulunmaktan kaçınan bir sosyal grub olarak ifade eder ve bunları iki boyutta inceler:Birincisi,çevrelerinin bu topluluğu kendilerinden saymayarak dışlamalarıdır.İkincisi ise bu topluluğun,çevreyi kendisinden saymayarak,kendi içine dönmesi ve bir –kültür adacığı-oluşturulmasıdır.Soyutlanmış olmak her iki açıdan da inanç temellidir.” “Soyutlanmış topluluk kavramı,daha çok kırsal kesim için geçerli ve başlayıcıdır. A.g.e.syf 20)
ELİ ONUN BUNUN CEBİNDE OLMADAN HAYATINI İDAME ETTİRMEK…
Hz.Pir Şeyh Şâban-ı Velî Dergahında yatmakta olan yine Başka Allah Dostu olan Kazan Dede’nin kabri başında bulunan serlevhada der ki;
İlim Kazan,
İrfan Kazan,
Dünyalık kazan,
Ahireti kazan,
Kazan da ye…
Tembellik,onun bunun sırtından geçinmek yok,nice peygamber A:S. el emeği ile yaptığı ürünleri satıp kazandıkları paralar ile iaşelerini temin etmişlerdir.
İSTİKAMET ÜZERE OLMAK:
-…………….. anlattı bir gün Ahmed Ağa: “Çukurova üzerinde tayyi mekân giderken, bir arkadaşımızın gözü takıldı aşağıda pamuk toplayan kadınlardan birine de… Pat diye attılar onu,anında yere!Aldılar o tayy esrarını kendinden.Parça ,parça oldu,dağıldı gitti!...Böğle durumlar da var oğlum,akıl sır ermez bu işlere!...İSTİKAMETTEN ŞAŞMAMAK LAZIM…İstikâmet üzere olmak lâzım…Evliya mevliya,atarlar aşağıya istikametten şaşanı…”
(Lâdikli Ahmed Ağa-Mustafa ÖZDAMAR)
Cüneyd-i Bağdadî (k.s) buyurdular ki: “Bir kimse havada bağdaş kurup otursa dahi iltifat etmeyin ancak şeriat ve sünnet üzere ise o başkadır.
KERAMETTE İSTİKAMET
İmam-ı Rabbâni hazretleri, irşad için gönderdiği halifesinden gelen haberde: - Burada bir müstedriç var: Havada uçar, suda yürür, bir anda bir şehirden bir şehire varır. Halk peşinde, diyordu. Cevap verdiler: - Havada uçmak marifet ve kerametse, pis sinekler, karga ve çaylaklar da uçuyor. Suda yürümek kerametse, pis kaplumbağalar, yılan ve çıyanlar, hem dibinde, hem yüzünde yürür. Bir şehirden bir şehire gitmek kerametse, iblis ve ifritler de bir anda doğudan batıya giderler. Böyle şeylerin hükmü yoktur. Hakîki keramet: efrad-ı ümmetin kalbinde nuru imanı tutuşturmaktır.
Keramet haktır. Keramet, şirkten kaçıp kurtulmak, marifete kavuşmak, kendini yok bilmektir. Keramet ile istidracı birbiri ile karıştırmamalıdır.İmamı Rabbani-Mektubat
TASAVVUF YOLUNDA HOCANIN KIYMETİ:
Hindistan evliyasından Hüsameddin Mankpûri Hz.lerinin dergahına bir gün ihtiyaç sahibi bir vatandaş gelir,doğrudan hoca efendiye varır,halini arz eder uzak yoldan geldiğini ve paraya ihtiyacı olduğunu kendisine maddi yardımda bulunmasını ister, hoca efendi şu an kendisine yardımda bulunamayacağını ancak bir çift çizmesi olduğunu bunu verebileceğini ve çizmeyi satıp parasını harcayabileceğini söyler.Bir çift çizme parasının işini görmeyeceğini bildiği halde hoca efendinin bir bildiği vardır herhalde der, gelen madur vatandaş hoca efendinin elini öper hayır duasını ile bir çift çizmeyi alır ve yola çıkar.Yolda dinlenmek için bir hana konaklamak üzere uğrar.İstirahatte olduğu bir esnada kapısı çalınmaya başlar ,kapıyı açar, karşısındaki kimse kendini tanıtır ve en son buraya gelmeden önce nereye ve kime uğradığını sorar .Vatandaş da bütün olup biteni anlatır,kapıyı çalan vatandaş da bu kez kendi hikayesini anlatmaya başlar, Hana dinlenmek için geldiğimde içeri girdim odama çıkacağım zaman üstadıma ait bir koku hissettim araştırınca sizin odadan geldiğini buldum.Lütfedip o çizmeleri bana satarsanız size reddemeyeceğiniz bir fiyat veririm der ve bu günkü manada servet sayılacak bir miktar karşısında çizmeleri alır,hocasının aziz hatırası için.
TASAVVUF YOLUNDA TALEBELERİN KIYMETİ:
Büyük âlim,Gavsul Azam Mevlana Muhammed Şeyh Hacı Halid Hz.lerinin dergahında, bir gün Üstâdın oğlu ile talebelerinden birinin aralarında cereyan eden bir mesele den dolayı , Üstâdın oğlu talebeyi üzecek bir hareket yapmıştır.Talebenin gönül kırıklığı anında gayretullaha dokunmuş ve üstadın en sevdiği torunu Muhammed efendi hastalanıp yatağa düşmüştür.Aile efradı hastalığın iyileşmesi için şefaatçi olmak üzere büyük üstada gelmişler rica da bulunmuşlardır.O büyük âlim rabıtaya durmuş,rabıtası bitince kendilerine aynen şunu söylemiştir;Hz.Peygamber efendimize kadar çıktım rica ettim torunumun iyileşmesi için fakat kılıç kınından çıkmış benim öğrencimi incitmişsiniz,talebenin âhı anında kayda alınmış ve değerlendirilmiş yapacak bir şey yok sevgili torunumun başı ile ödeceyeceksiniz bunu, demiş ve en sevdiği torunu vefat etmiştir. Derler ki, Mâneviyatın Şeyhi,halifesi,vekili olmaz,yanlış yapan anında altüst olur tepe taklak gider bu düşüş dünya düşmelerine benzemez çok kötü olur.
Hz.Mevlânâ bir gün talebeleri ile meskun bir mahalden geçerken, karşıdan kendilerine yaklaşmakta olan mahallenin köpeklerinden kendilerine bir zarar erişir endişesi ile bazı talebeleri ellerindeki sopalarla veya yerden aldıkları taşlar ile köpekleri uzaklaştırmak istemişlerdir, Hz.Mevlana talebelerine mâni olarak şunları söylemiştir.Bırakınız onlara dokunmayınız,onlar Hüsameddin’imin mahallesinin kelpleridir.İşte hz.Mevlana hassasiyeti,inceliği,zarafeti bakan bir daha baksın okuyan bir daha okusun belleğine iyice yerleştirsin. “Çelebi Hüsameddin Hz.leri Mesneviyi not alan,hocasından duyduğunu kayd eden talebesidir.”
Talebelerine bağırarak,hakaret ederek güya onların nefislerini kırıyorum onları başlarına gelecek bu tür olaylar öncesinde sergileyecekleri hareket tarzları için hazırlıyorum martavalına sığınarak ,egolarını tatmin eden şevkat,sevgi,merhamet nedir bilmeyenler şuna dikkat etmelidirler ki,sermaye-i ömürleri elbet bir gün tükenecektir şiddetli hesap gününde her şeyin amma her zerrenin hesabı sorulacaktır aldıkları verdikleri nefesleri ile beraber insanları incitmenin kırmanın hesabını da vereceklerdir.
“Sakın incitme bir cânı,Yıkarsın Arş-ı Ramânı” Avlarlı Efe hz.leri
İNKAR KALESİNE KENDİNİ HAPİS EYLEYENLER
Bir genç, Allah adamlarını, velîleri inkâr ederdi. Zünnûn-i Mısrî hazretleri yüzüğünü ona verip; “Bunu çarşıya götür, bir altına sat.” buyurdu. Götürdü, çarşıdakiler bir gümüşten fazla vermediler. Genç geri gelip durumu anlattı. “Mücevherâtçılara götür, bakalım ne verirler.” buyurdu. Bin altına o yüzüğü satın almak istediler. Genç geri dönüp durumu haber verdi. O zaman gence; “Senin Allahü teâlânın sevgili kullarını anlamadaki ilmin, çarşıdakilerin bu yüzüğü bilmeleri ve ona değer biçmeleri gibidir.” buyurdu. Genç bu söz üzerine tövbe ederek kalbinden o inkârı attı.
TASAVVUFTA Nakşibendiyye yolu:
Usül:
Nakşibendi tarikatında temel esas Ehl-i Sünnet akidesine (inanç) sıkı sıkıya bağlı olmak, ruhsatı bırakıp azimetli olmak. Murakebeye devam etmek daima Hakk'a yönelik bulunmak. Dünya ya ait kötülüklerden uzak kalmak, Allah'tan başka her şeyden kaçınmak, huzur alışkanlığı kazanmak, çoklukta vahdeti bulmak dini alimlerden faydalanmak için cemiyetlere katılmakla beraber, avam tabakasından olanların teşkil ettikleri topluluklardan kaçınmak(dünyalık hırsı,saran kişilerden) Allah'ı zikre gizli olarak devam etmek, zikir esnasında Kerim olan Allah'tan bir nefes bile gafil olmamak için nefes alışverişte kendini kontrol etmek(hapsi nefes de denir), en büyük ahlakın sahibi olan Resul-ü Ekrem (s.a.v.) ahlakı ile ahlaklanmak gibi yüksek faziletlerdir..
Nakşiliğin Şartları
1- Pürüzsüz Ehl-i Sünnet itikadı,2- Sadık bir tövbe,3- Her türlü hak sahipleri ile helalleşmek, 4- Zulm etmemek, Zalime yardım ve meyletmemek,5- Hısım akrabanın gönlünü almak, onları memnun etmek,6- Bütün işlerde Sünnet-i Seniyye'nin gerektirdiği edebi devam ettirmek7- Her hususta dikkatli olmak.
Nakşibendi Tarikatı İlim muşahede ve keşif sahibi kimselerin tecrübeleri ile Nakşıbendi tarikatı bütün tarikatların en kolayıdır. İlahi ahadiyetin tecellisine mazhar olmak için Nakşıbendi tarikatı insanı en kısa yoldan ulaştırır. Çünkü Nakşide müridin çalışmasından çok mürşid çalışır. Mürşid çok çalışır ve kalbindeki feyizleri müridin kalbine aktarır. Nakşıbendi tarikatının önderi ve Şah'ı ; Hz.EBUBEKİR (r.a.) ' dır. Resulullah Aleyhisselatu vesselam; bir Hadis-i Şerif'te ; " Yüce Allah (c.c.) benim kalbime neyi aktarıyorsa, bende O'nu Ebubekir'in kalbine aktarıyorum " buyurmuşlardır.
Nakşibendi tarikatı Ehl-i Sünnet ve'l cemaat itikadı üzerinde bulunmak bid'at ve uydurmalardan kaçınmaktır. Kötü ve çirkin huy ve alışkanlıklardan arınmak, güzel ve yüce ahlak sahibi olmaktır. Bu tarikatta cezbe hali, her şeyden önce gelir. Cezbeden sonra salik(öğrenci)perdelerinin ardındaki gizli aleme ulaşmış demektir. meczupluk hali iki şekilde olur. Birincisi;(Eğitime başlama süreci) Suluk'un başında gelip geçer.. bu Nakşıbendi tarikatında olmaktadır. İkincisi ; Salik bütün makamları aştıktan sonra zuhur eden bir haldir ki ; bu diğer tarikatlarda görülmemektedir. Bu sebeple " Nakşıbendi tarikatı diğer tarikatların dolaşıp ulaştıkları son makamı daha yolun başındayken ulaşır ve müride bunu gösterir " denilmiştir. Nakşıbendi tarikatının evliyası diğer tarikatların evliyasından daha selahiyetlidir. Fakat bundan Nakşıbendi tarikatının evliyası diğer tarikatların evliyasından daha faziletlidir manası anlaşılmasın. Anlatmak istediğimiz mana şudur ;
Nakşıbendi tarikatı diğer tarikatlardan daha kısa mesafeli ve daha kolaydır. Nakşıbendi tarikatının usul ve temelleri de güçlü ve üstündür.
Nakşıbendi tarikatında ilk önce kalbi zikri gelir, oysa diğer tarikatlarda, kalb zikri ikinci derecede gelmektedir. Nakşıbendi tarikatında normal olarak, yemek, içmek, uyumak, evlenmek ve çalışmak vardır. Açlık ve uykusuzluk derecesi diğer tarikatlara nazaran ikinci planda gelmektedir. bulundukları her yerde muhabbet kalplerinin tellerini İlahi merkeze bağlarlar. Elleri işte, kalpleri İlahi tefekkürdedir.(Halvet der encümen)
Kur'an-ı Kerimde şöyle buyrulmaktadır ; " (ALLAH'ın) Öyle kulları vardır ki onları ALLAH'ı anlamaktan ne ticaret ne de alışveriş alıkoymaz " Kısacası Nakşıbendi tarıkatı Sahabilerin (r.a.) uyguladıkları usul ve kaidelerdir. Sahabiler hangi yolu takip etmişlerse ne fazla ne eksik o yolu olduğu gibi takip etmektir. Sünnet'e bağlı kalmak, zahir ve batın işlerini ve durumlarını aynı ölçülerde düzeltmektedir.
Hayat işlerinden hiçbirini ihmal etmeden kalb huzuru bulmak ve manevi alemden feyiz almaktır. Genç ve yaşlı herkes ölü ve diri bu feyiz ve nurlar karşısında eşittir. hiç bir derece ve makamında zorluk yoktur. Bu tarikatın piri ve önderi; Hz.EBUBEKİR (r.a.). Halifelerin ilki ve öncüsü idi. Bu tarikatta diğer tarikatların önderi ve lideridir. Nurların ve sırların kaynağıdır. Diğer tarikatlarda olduğu gibi bu tarikatta da bazıları Sünnet'e aykırı olarak oynama ve benzeri davranışlarda bulunmaktadırlar, bunların bu davranışları şüphesiz Nakşıbendi tarikatı ile ilgisi yoktur. Özet olarak; Nakşıbendi tarikatı en güzel ve en olgun, en açık, en tatlı, en kısa, en kolay ulaştırıcı ve vardırıcı bir tarikattır. Bir şair şöyle demektedir ;
" Nakşıbendi tarikatının üstün özelliklerini hiç kimse tam olarak vasıflandıramaz ".
Minhacul-Abidiyn kitabında, Şöyle denilmektedir " Nakşıbendi tarikatı, uzunluk ve kısalığı diğer tarikatların ve ayakla yürünen yolların mesafelerine benzemez. Bu tarikat ruh ayağı ile yürüyen bir tarikattır. Tefekkürlerine çok önem verilen ve iman lezzetlerini esas kabul eden bir tarikattır. İlahi nurlara mazhar olan bir mürid, bu tarikatta daha erken ermektedir. Kimi bir saat, kimi bir hafta kimi bir yıl kimi ise altmış yılda erer. Bazıları da yüzyıl ağlayıp, sızlanmaktadır. Fakat kalbinde hiç bir iz olmamıştır. Samimiyet ve ihlas her işin başında gelmektedir. Hadimide;
" Nakşıbendi tarikatı, keşif ve kerametler tarikatıdır. Resulullah (s.a.v.) bir Hadisinde şöyle buyurmaktadır ;
" Batın ilmi, Yüce ALLAH'ın (c.c.) sırlarından bir sırdır. Yüce ALLAH (c.c.) bunu sevdiği kulların kalbine tecelli buyurur. "
Hiç şüphesiz bu ilim hangi kalbe girerse orada bir aydınlık ve genişlik meydana getirir. Tatarhaniye kitabında şöyle denilmektedir ; " Keşif ve kalb ilmi, öğretmek ve öğrenmek ile elde edilmez; Yaşanarak, çalışarak elde edilir. Bu kalb ilmi değil, hal ilmidir. Kur'an-ı Kerim'de Yüce ALLAH (c.c.) şöyle buyurmaktadır
" Bizim için çalışanlara, hiç şüphesiz yolumuzu gösteririz. "
İmam-ı Taftazani Şarhul-Makasit adlı kitabında şöyle demektedir ;
" Kul bütün makamları aşıp İlahi tecellilere ulaşınca zati Ahadiyyetin sırlarına mazhar olur. Bu dereceye erişen bir kul, kendi sıfatını ve varlığını, Yüce ALLAH'ın (c.c.) varlığında unutur, kaybeder. Varlık dünyasında Yüce ALLAH'ın (c.c.) varlığından başka hiç bir şey görmez. Gördüğü, duyduğu ve bildiği sadece O'dur (c.c.). Hadis-i Kutsi'de ; " Kul nafilelerle Bana yaklaşmaya devam eder. Takiben ; onun tutan eli, yürüyen ayağı ve konuşan dili olurum" diye işaret edilen mana budur. Bu tarikat bilgileri ile elde edilir, kalb ve ruhun sırlarına mazhar olmak için nefsin kötülüklerinden arınmak gerekir.
Mahiyeti: Tarikatın mahiyeti; ibadete devam etmek, belli saat ve zamanlarda zikir yapmaktır. Tarikat, hakikat ve şeriat hükümlerine göre davranışlarda bulunmaktır. Allah (c.c.) 'tan başka hiçbir gaye ve hedef edinmemektir. İç ve dış dünyasını her türlü kusurlardan arındırmak ve yüce gayeler peşinde koşmaktır. Kalbini bütün yalancı sevgilerden temizlemek ve İlahi tecellilere ermekten engel olan her türlü bağlardan kurtulmaktır. Her zaman Allah (c.c.) 'la beraber olarak hırs, kin ve düşmanlıktan uzaklaşmaktır. Bunun içinde kendini ve nefsini daima kontrol altında bulundurmaktır. Resulullah Aleyhisselatuvesselam 'ın yolunda bulunmak ve Sünnet'ine dört elle sarılmaktır.
Resulullah Aleyhisselatuvesselam efendimiz bir Hadis-i Şerifi'nde ;
" Benim için bir saat vardır ki , o saatte hiç melek-i mürekkeb ve Nebiyyi mürsel aramıza giremez " buyurmuşlardır.
--------------------------------------------------------------------------------
Nakşıbendi Tarikatının Asr-ı Saadet'ten bu yana aldığı isimler Hace Muhammed Bahauddin Hz.'nin Piri olduğu Tarikat-ı Aliyye Asr-ı Saadet'ten bu yana değişik isimler almıştır.
Hazreti Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) 'dan Beyazıd-ı Bestami'ye kadar " Sıddıkiyye ", Ondan Abdulhalık-il Gücdevani'ye kadar Beyazıd-ı Bestami'nin ismine riayeten " Tayfuriyye ", Şah-ı Nakşibend 'in zamanına kadar " Haceganiyye " O'ndan sonra da " Nakşıbendiyye " denmiş ve bu isim günümüze kadar gelmekle beraber yanında zamanının büyük mürşitlerin lakapları da eklenmiştir.Şöyle ki ; Ahmed Faruk Hz. zamanında "Nakşıbendiyye Ahrariye " , M.Dehlevi Hz. Hz. Halidi Bğadadi Hz. kadar " Nakşıbendiyyi Müceddiye " ve sonra " Nakşıbendiyye Halidiyye " isimlerini almıştır.
Hace Abdülhalık Gücdevani’den intikal ettiği rivayet edilen onbir temel prensib, tarikatın temelini teşkil eder.
1. Vukûf-i Zamanî: Manevi yolculuğa çıkmış müridin devamlı geçen zamanı değerlendirmesi, ona vakıf olmasıdır. Mürîd, bütün varlığı ile, boş vakit geçirmemeli, bütün zamanını iyi değerlendirmelidir. Her zaman Hakk’ı düşünmeli, O’ndan gafil olmamalıdır. Sözünü, işini kontrol etmeli, hayatına çeki düzen vermelidir.
2. Vukûf-i Adedî: Mürîd verilen dersin adedine de vakıf olmalıdır. Bahaeddin Nakşibend, kalbî zikirde adede riayetin, sadece hatırda mevcut olan, bir takım şeylerin zihinlerden uzaklaşması ile zikrin sağlayacağı neticenin gerçekleşmesini temin olduğunu belirtmiştir. Zikirden beklenen esas gaye, zikredenin kalbinin Allah ile huzur bulmasını temindir.
3. Vukûf-i Kalbî (Kalbi ayık tutmak): Zikreden kimse her zaman gönlünü Allah’a karşı uyanık tutmalıdır. Bu sayede masivaya karşı duyulan aşırı sevgi azalır.
4. Hûş Der Dem (Nefes alıp verirken gaflette olmamak): Hûş, akıl, dem ise nefes demektir. Hûş derdem ise, nefes alış verişte uyanık olmak, gafletten korunmaktır. Nefesleri gafletten korumak, kalbi huzura kavuşturur.
5. Nazar Ber Kadem (Ayağa Nazar): Yürürken önüne bakan kimse, masiva ile fazla meşgul olmaz, etrafa bakıp dalmak kalbi perdeler. Salik bu sayede ağyara bakmaktan uzaklaşır. Önüne bakan kimsede alçak gönüllülük hususiyetleri kuvvetlenir. Ayrıca ‘Nazar ber kadem” salikin kendisinden yüksek olanlara bakıp, isyankâr olmaması, aşağıdakileri görerek şükretmesi ve onlara gücü nisbetinde yardımda bulunması demektir.
6. Sofer Der Vatan (Hak’tan Hakk’a Sefer): İnsanın kötü huylardan, beşeri sıfatlardan, güzel huylara; insanî sıfatlardan, meslekî sıfatlara sefer etmesi, ahlaki olgunluğa kavuşmasıdır. Dervişlerin feyz alabilecekleri birini buluncaya kadar sefer etmesine de bu isim verilmiştir.
7. Halvet der Encümen (Toplulukla Halvet): Maddi varlığı halk ile meşgul olurken, gönlün hak ile huzur bulmasıdır. Bahaeddin Nakşbend; bu tarikatın “halvet der encümen” temeli üzerine kurulduğunu söyler.
8. Yâd Kerd (Zikretmek) İnsanın, murakabe mertebesine ulaştıktan sonra nefy ve isbatı belli bir müktar dil ile yapmasıdır.
9. Bâz Geşt (Dönüş): Nefesini tutup, nefy ve isbat zikrini (La ilahe illallah) yaptıktan sonra, nefesini bırakırken “ilahi ente maksûdî ve rızaike matlubî” cümlesindeki manayı düşünmektir.
10. Nigh Daşt (Muhafaza): Zikir yapanın kalbine sahip olmasıdır. Böylece kalbi nefsanî düşüncelerden, kalblere vesvese veren herşeyden kurtarmak ve korumaktır.
11. Yâd Daşt (Yadetmek): Allah’ı devamlı düşünmek, hatırdan masivayı atmaktır.
Bu tarikatte müridin vazifeleri, nefsine karşı vazifeleri, zikir, rabıta, Hatm-i Hacegan’ın ne şekilde olacağı mufassal olarak açıklanmış ve kayıt altına alınmıştır. Anadolu’da en çok yaygın olan tarikattır diyebiliriz.
Nakşibendiliğin İncelikleri
Nakşıbendiliğin İncelikleri Allah dostlarının seçkinlerinden ve bu yolun en büyüklerinden, öncülerinden Hace Muhammed Bahauddin Nakşıbend ve O'nun şerefli halefleri şöyle dediler ;
" Peygamberlerin en üstünü kainatın efendisi Muhammed Mustafa (s.a.v.)'in , Velilerin en faziletlisi, Ebubekr Sıddık (r.a.) Hazretlerine gizlice talim ettikleri en şerefli ilim olan huzur ve irfan ilmi, avam insanlardan gizlenmiştir. O gizli hazineye eriştirici yolun usulü ve çeşitli kazançları vardır ki ; Bu kısımda genişçe yazılmıştır.
Bu yolun erkanı üç husustur ki ;
Az yemek, az uyumak ve az konuşmaktır. Az yemek, az uyumaya; Az uyumak az konuşmaya; Az konuşmakta kalb zikri ile tam bir teveccühe yardımcı ve güç vericidir. Bunlardan murad , ancak gönül ve ruhla yüksek bir huzura varmaktır. Böyle olunca ; yemekte , uykuda ve konuşmada orta bir yolu takip etmek gerekli olur.
Nakşibendi Tarikatının Gayesi
Bu yüce tarikatın amacı, amelde (ibadetlerimizde) ihlas (samimiyet) kazanmak için Allah (c.c.) sevgisini elde etmeye çalışmaktır. İhlas; dünya ve ahiret çıkarı gözetmeden bütün sözlerin, hareketlerin ve ibadetlerin Allah (c.c.) 'ın rızası (Allah Teala'nın Zatı) için yapılmasıdır. Bu gayeye sadece Sünnet'e uymak ve gafleti yok etmekle erişilir. Bunu sağlamak için bu yolun isteklisinin iki şeye devam etmesi gerekir.
1-Ruhsat ve bid'at'lardan kaçınarak Şeriat-ı Muhammediye'ye uymak.
2-Gafleti tamamen gidermek.
İşte Nakşıbendi tarikatı bu iki esastan ibarettir. Mürid gafleti kovarak ve Şeriat'e uyarak başarılı olabilir.
Bu yolun isteklisi, açlık tokluk, susma ve öfke halindeyken, uykuda, uyanıkken, dostları ve yabancılarla görüşürken, yalnızken, veya topluluk içerisindeyken kalbindeki düşünceleri bir noktada toplayıp nefsini dizginler, böylece kalbinin uyanık kalmasını sağlar. bu kişiyi fitne ve ayrılık rüzgarları etkileyemez. Aksine felaket, bela ve ayrılık halinde daha fazla uyanık olur. Mürid Sünnet'e uyarak bütün mekruh ve haramları hatta en iyi davranışın (Hilaf-i Evla) dışındaki uygulamaları bile yapmaz; dininin emirlerini yerine getirir. Eskiden yapmış olduğu haram ve mekruhlardan veya yapmadığı dinin emirleri için istiğfar eder. Bunlar uyulması gereken önemli kurallardır.
Mürid gafleti gidermek için çaba sarfederek huzur alışkanlığını kazanmaya çalışır. Buna Vukuf-i kalbi (kalbin Allah (c..c)'tan uyanık olması) denir. Bu yalnız zikir veya rabıta ile yahut her ikisi ile şiddetle kalbe yönelme ile kazanılır. Hak yolcusu kalbinin üzerinde o kadar durur ki, gaflete girmek istese giremez ve huzur alışkanlığını bırakmak istese bırakamaz.( Kaynak site www.yenidendogus.net./vb/tasavvuf/5986)
MEVLANA HALİD-İ BAĞDADİ HZ.LERİ
Irak'ın Süleymaniye şehrine bağlı Karadağ kasabasında doğan Mevlanâ Hâlid-i Bağdâdi (ö. 1242/1827) 'Hâlidiyye' kolunun kurucusudur. Hindistan'ın Delhi şehrine giderek Müceddidiyye koluna mensup Abdullah Dehlevî'nin (ö. 1240/1824) hizmetinde bulunmuş ve bir yıl gibi kısa bir zamanda Nakşibendiyye, Kâdiriye, Sühreverdiyye, Kübreviyye ve Çeştiyye tarikatlarından icazet akrak geri dönmüştür. Soyu baba tarafından Hz. Osman'a (r.a.), anne tarafından da Hz, Ali'ye (r.a.) dayanmaktadır. İslâm dünyasında Celâleddin Rûmî'den sonra 'Mevlanâ' (Efendimiz, büyüğümüz) lakabıyla meşhur olan ikinci kişi olduğuna bakılırsa tesir ve nüfuzu anlaşılmış olur. Müderrislik de yapan Mevlanâ Hâlid'e ilim ve marifette çift kanatlı manasına gelen 'zülcenâheyri sıfatı da verilmiştir.
Bağdat'ta irşad faaliyetlerini sürdüren Mevlanâ Hâlid'nin müridleri kısa zamanda çoğalarak geniş bir alana yayıldı. Ünlü Hanefî fakihi İbn Âbidin, "Rûhu'l-Meânî" adlı tefsirin müellifi Âlûsî ve II. Mahmud'un şeyhülislâmı Mekkîzâde Mustafa Asım Efendi, Mehmed Refik Efendi gibi zatlar başta olmak üzere mûrid ve halifeleri arasında pek çok Osmanlı âlimi vardı.
Mevlanâ Hâlid, son zamanlarını Şam'da irşad ile geçirmiş ve burada vefat etmişti. O yüzden Suriye, Nakşibendî-Hâlidî Tarikatı'nın önemli merkezlerinden biri hâline geldi. Nakşibendîyye'nin temel kitaplarından "Behcetü's-Seniyye" kitabının yazarı Şeyh Muhammed b. Abduhah el-Hânî ile "Hadaiku'l-Verdiyye"nin yazarı Şeyh Abdülmecid b. Muhammed el-Hânî'nin Suriye'de büyük irşad faaliyetleri olmuştur. Bu koldan İsa b. Talhâ'nm halifelerinden Şeyh Ahmed KüftârÛ, uzun yıllar Suriye Müftülüğü yapmıştır. Tarikatın yayılmasında Hz. Peygamber (s.a.v) soyundan gelen Seyyidler önemli bir misyon üstlenmişIerdir. Tarikatın Anadolu'ya girişi daha ziyade Mevlanâ Hâlid'nın halifesi Şeyh Seyyid Tâhâ Hakkâri'nin eliyle olmuştur. Anadolu'daki Hâlidî kollarının büyük çoğunlugu bu zatın halifelerine dayanmaktadır.
Mevlanâ Hâlid'nin halifeleri vesilesiyle tarikat, Lübnan, İran, Irak, ve Mısır'da yayıldı. Son dönemleri itibariyle Hâlidiyye Kolu, Asya, Avrupa, Avusturya, Amerika ve Afrika'da da görülmeye başlanmıştır. Hâlidîler, bulundukları hemen her yerde Osmanlılar lehinde faaliyetlerini sürdürmüşler ve sömürgecilere karşı mücadele etmişlerdir. Özellikle Anadolu'nun müdafasında büyük mücadele vermişlerdir, Müridleriyle birlikte millî mücadeleye iştirak edip yaralanan ve bir kolunu kaybeden Şeyh Muhammed Ziyaeddin bunlardan sadece biridir.
Mevlanâ Hâlid, bu kadar geniş bir coğrafyada sadece müridleri ve halifeleriyle değil, yazdığı eserleriyle, kurdurduğu medreselerle, yetiştirdiği âlimlerle de ilmin ve hususiyle Ehl-i Sünnet akidesinin korunmasında ve yayılmasında büyük bir etkiye sahiptir. ¦
KASTAMONU DA HALİDİLİK;
MEVLANA HALİD-İ BAĞDADİ HZ.LERİN SON HALİFESİ
SEYYİD AHMED SİYAHİ HZ.LERİ
Ahmed Siyahî Efendi Hazretleri (d.1777 / ö.1874),Mevlana Halidi Bağdadi hz.lerinin en son halifesidir. Kastamonu velilerindendir. 1191 (m.1777) yılında Kastamonu'nun Kırkçeşme mahallesi Ahmed Dede caddesindeki evde doğmuştur. Babası, Sadî tarikatı dervişlerinden Demirci Ahmed Efendi'dir. Ahmed Siyahî Efendi, devrinin ilimlerini Kastamonu'da bulunan âlim ve sufilerinden aldıktan sonra icazet alıp Çorum'a gitti. Burada Yusuf Bahri Efendi Hazretleri'nden hadis ilmini tahsil etti. Bundan sonra birkaç defa Çerkeş'e gitti. Halvetiye-i Şa'baniyye büyüklerinden Şeyh Mustafa Efendi'nin sohbetlerinden yararlandı. Şeyh Mustafa Efendi Hazretleri: "Senin feyzine sebep olan zatın adı Halid olacak. Onu ara" diye tavsiyede bulundu. Bu günden itibaren Halid adındaki mürşidini aramaya başladı. Karayolu ile hacca niyet etti. Şam'a vardığında Mevtana Halid-i Bağdadî Hazretleri'ni işitti. Huzuruna varıp ders halkasına girdi. Halid adındaki mürşidini bulmuştu. Birlikte hacca gittiler. Başına devamlı siyah sarık sardığı için mürşidi ona "Siyahî" diye hitap ediyordu. Birlikte Şam'a döndüler. Sülukünu tamamlayıp hilafet alıncaya kadar Şam'da kaldı. Daha sonra mürşidi onu irşatta bulunması için m.1827 yılında Kastamonu'ya gönderdi. Kastamonu'ya dönüşünde Abdülbâki Medresesi müderrisliğine tayin edildi. Öğretim ve irşad faaliyetlerini birlikte yürütmeye devam etti. Bir gün Mevlana Halid-i Bağdadî Hazretleri'nin meşhur halifelerinden Abdülfettah-ı Akrî Hazretleri Bağdat'tan İstanbul'a geldi. Gelirken Ahmed Siyahî Hazretleri'ni ziyaret için Kastamonu'ya uğradı. Bu ziyaret şeyhi bölgede tanımayanların gözlerini açtı. Nitekim Kastamonu âlimlerinden olup şeyhin büyüklüğünü kabul etmeyen Keskinzâde Ahmed Efendi, Abdülfettah Efendi'ye gelerek tasavvuf dersi almak istedi. Bu talep üzerine Abdülfettah-i Akrî Hazretleri: "Şeyh Siyahî buradayken bizim ders vermemiz edebe uygun olmaz" diyerek onun yetiştirilmesini Ahmed Siyahî Hazretlerine havale etti. Keskinzâde de şeyhten özür dileyerek teslim oldu. Bir müddet hayırseverlerin tahsis ettikleri evlerde tarikatını yaymaya ve bazı medreselerde ders vermeye çalıştı. Daha sonra Safvetî Paşa'nın arzı ve Sultan Abdülmecid Han'ın iradesiyle kendisine dergâh yaptırıldı. Ahmed Siyahî Hazretleri'nin tasavvuf yolunda yetiştirip kendilerine halifelik verdiği zatlar şunlardır:
Oğlu Abdülaziz Efendi.
Oğlu Seyyid Ahmed Hicabı Efendi,
Benli Sultan Şeyhî Şanî Efendi,
Sinop Müftüsü Hafız Ali Lütfi Efendi,
Hacı Mehmed Hulusî Efendi,
Şeyh Ahmed Efendi,
Reisü'l-Kurrâ Hafız Hasan Efendi,
Ma'rufizâde Hafız Hasan Efendi.
1291 (m.1874) yılında doksan beş yaşında olduğu halde, "Aman yâ Rasûlellâh" dedikten sonra vefat etti. Vasiyeti üzerine Çamurcuoğlu Hasan Ağa'dan intikal eden arsaya defnedildi. Oğullarına yaptığı yazılı nasihati ünlüdür.(TEHASÜR)
ALTIN-MÜCEVHERAT’IN KIYMET TAKDİRİNİ ANCAK SARRAF YAPAR…
Bir padişah yeni tahta çıktığı zaman bütün İstanbul meşayihi kendisini ziyarete, tebrike gidiyorlar. Biraz sohbet,sonra, şerbetler, helvalar… Bir ara aklından geçirmiş padişah, bunların içinde en büyüğü hangisi acaba diye. Dağılırlarken vedâlaşma için tekrar musafaha edildiğinde, şeyhin biri padişahın kulağına yanaşmış: ”Sen küçüğünü göster, en büyüğünü göstereyim.” demiş.
Yukarıda verilen bilgiler bu yazı konusunda bahsedilecek olan Kastamonu ili Merkez Ahlat Köyü Benlisultan Mahallesinde Medfun bulunan Şeyh Muhiddin Ebu Şame Hz.leri(BENLİSULTAN) ve aynı dergahda 1840’lı ve 1925’li yıllarda irşad görevini yapmış olan Şeyh Mehmet Şani Hz.leri onun oğlu Şeyh Mehmet Şadi Hz.leri ve onun oğlu Şeyh Nurettin KARASU hocaefendinin müntesibi bulundukları tasavvuf yolu ile ilgili olarak Hz.Ebubekir R.A’den itibaren Mevlana Halidi Bağdadi Hz.lerine kadar olan zaman diliminde bu ekolün ortaya çıkışı,gelişimi,neleri içerdiğine dair son hali hakkında ve Kastamonu ili içindeki gelişimini anlatan genel manada sunulmuş bilgilerdir. |
|
|
|
|
|
|
|
|